Son Düzlük

Eğer başımıza bir son dakika kazası gelmezse, son düzlükteyiz. Yarın Türkiye, yakın tarihin en kritik seçimi için sandık başına gidecek. Sağından soluna tüm Türkiye siyaseti, ülkenin rotasını hızla yolsuzluk, görgüsüzlük ve otoriterleşme ile bezeli bir Ortadoğu diktatörlüğüne doğru yönelten Erdoğan rejiminin önünü kesmek için var gücüyle mücadele ediyor.

Siyasi tarihimizin derin kutuplaşma dönemleri sayılıdır. Ülkeyi 1960 darbesine götüren Menderes Hükümetinin “Vatan Cephesi” siyaseti, 70’lerin sonuna doğru MC Hükümetlerinin yarattığı kutuplaşma dışında toplumun kılcallarına yayılmış bir kutuplaşmaya pek rastlayamazsınız. Genellikle “mutedil” sayılabilecek bir siyaset vasatında yürüyen mutabakatla ülke, her ne kadar yüksek gerilimli bir atmosfere alışkın olsa da bu hiçbir zaman “derin kutuplaşma” olarak tanımlanacak boyutlara ulaşmadı.

Geleneksel olarak muhafazakâr bir toplum olan Türkiye’de 90’ların sonunda dramatik biçimde çöken merkez sağ’ın arazisinde bitiveren AKP, başlangıçtaki sivil-demokrat siyasi çizgisini, merkezi otorite ve bürokratik mekanizmayla bütünleştikçe terk ederek 70’lerin MC ideolojisine doğru “rücu etti”: Derin bir işbirlikçiliği maskeleyen koyu milliyetçi söylem; büyük bir çürümeyi maskeleyen koyu muhafazakâr söylem ve nihayetinde seçmen tabanını konsolide etmeyi hedefleyen katı bir çatışma dili…

Çok partili demokrasiye geçtiğimizden bu yana en yüksek oy oranlarına ulaşabilmiş ve tek başına en uzun süreli iktidarda kalabilmiş parti olarak öne çıkan AKP, geride bıraktığımız 13 yıl içerisinde %40-%55 bandında hareket edebilmeyi başardı. İktidarının 13. Yılında bile %40’lara demir atmış bir siyasi hareketin çözülmesi ve sönümlenmesi zaman alacak.

7 Haziran seçimleri, AKP’nin gerileme döneminin miladı olacaksa da, bu gerilemenin çöküşe ve dağılmaya dönüşme hızını muhalefetin bundan sonraki stratejisi belirleyecek. Bu nokta önemli, zira 2002’den bu yana ülke siyasi gündemini tek başına belirleyebilme ve kitleleri manipüle edebilme kapasitesini gösteren AKP, artık bu alandaki üstünlüğünü yitirmiş görünüyor. Nitekim seçim kampanyası döneminde ilk kez AKP’nin “belirleyen” rolünden çıkıp “takip eden/ yanıt veren” rolüne geçtiği gözleniyor.

“Kavgacı” karakteri bilinen MHP’nin tabanını sokaktan çekerek “ılımlı milliyetçiliği” benimsemesi;
Tarihi boyunca “rijit laik” bir çizgi izleyen CHP’nin “batılı anlamda sekülerizmi” benimsemesi ve politik eksenini rejim savunmasından, proaktif liberal sol siyasete kaydırması,

Nihayet seçimin en ilginç partisi olarak lanse edilen ve bugüne kadar “Kürt hareketinin” politik partisi etiketiyle marjinalize edilmeye çalışılan HDP’nin son 1 yılda sağdan sola tüm ezilenlerin platformuna dönüşerek, ilerici- özgürlükçü bir Türkiye partisi karakteri kazanması AKP’nin ezberini bozmuş durumda.

AKP’yi AKP yapan “bereketli toprakları” besleyen muhalefet anlayışı MHP, CHP ve HDP tarafından terk edildi. Yerine, AKP’yi artık ya bu yeni iklime uyacak sivil-demokrat bir çizgiyi geliştirmeye ya da çözülerek yok olmaya zorlayacak bir muhalefet yaklaşımı belirdi. AKP’ye oy veren/ oy verecek kitleler, bundan sonra muhalefetin bu yeni diliyle tanışacak ve büyük bir ihtimalle de bu yeni dile kayıtsız kalamayacaklar.

Muhalefetin kendi içerisinde birbiriyle mücadele eden siyaset anlayışının büyük ölçüde terk edilmiş göründüğü bu seçim kampanyası dönemi sonrasında AKP’nin politik manevra alanını daraltmaya dönük bir ortak muhalefet stratejisinin oluşturulması büyük önem taşıyor. CHP, MHP ve HDP seçim kampanyası dönemini birbirlerinin ayağına basmadan tamamlayabilme becerilerinin seçim sonrasında sürdürülebilmesi ve her birinin kendi siyasi argümanlarını toplumun değişim/dönüşüm hızına uygun biçimde revize edebilmeleri ve nihayetinde AKP’nin siyaseten çöküşünün ancak AKP’ye oy veren seçmenin ikna edilerek muhalefet partilerine oy vermesinin sağlanmasıyla mümkün olabileceğini hesaba katmaları gerekiyor.

7 Haziran ve sonrasında CHP, MHP ve HDP’nin yönelmesi, ikna etmesi gereken seçmen kitlesi, birbirlerinin seçmen kitlesi değil. %40 bandında demir atmış AKP’nin %30’lara, %20 lere geriletilebilmesi için AKP’ye oy veren seçmene yönelmek ve 13 yıldır “ayarlarıyla oynanmış” bu seçmen kitlesini yeniden kazanmak gerekiyor. Nereden bakarsanız bakın; CHP, MHP ve HDP için “herkese yetecek” %20 ye yakın bir seçmen kitlesi yeniden kazanılmayı bekliyor. Yepyeni stratejiler oluşturulmadığı, yeni bir dil kurulmadığı ve bu seçmen kitlesi kazanılmadığı sürece AKP’nin geriletilmesi de hayal olacak.

Erdoğan rejimi ile AKP’ye oy veren seçmen arasında oluşan zar giderek kalınlaşır ve AKP’ye oy veren sağduyulu seçmen ülkenin bekasının artık Erdoğan rejimi ile sağlanamayacağı yönünde ikna edilebilirse Erdoğan hızla yalnızlaşacak. Yeter ki muhalefet AKP’ye oy veren seçmeni değil, Erdoğan rejimini hedef alan dili istikrarlı biçimde tutundurabilsin…

AKP Türkiye için biricik seçenek değil. AKP’ye oy veren seçmen, ülkenin içine sürüklenmekte olduğu kutuplaşma, ekonomik ve siyasi kriz, daha da önemlisi Ortadoğu bataklığına saplanma tehlikesine karşı sağduyulu birden fazla seçenek olduğunu görmeli.

MHP’si, CHP’si, HDP’si ile 3 güçlü seçeneğin yanı sıra herkesin meşrebine uygun birçok parti ve hareket Türkiye için siyasi projeleriyle seçmenin karşısında duruyor.

8 Haziran sabahı “yepyeni bir Türkiye” olmayacak belki ama artık rahatlıkla söylenebilir ki hiçbir şey 7 Haziran sabahındaki gibi de olmayacak. Tüm provokasyonlara rağmen gaza gelmeyen, sokağa çıkmayan, “Türk-Kürt çatışması oyunlarına” prim vermeyen MHP’ye baktıkça, rejim savunmasından yeni politikalara yordam arayışına giren CHP’ye baktıkça, kendisine giydirilmeye çalışılan dar etnisite partisi gömleğini paramparça ederek doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm ezilenlerin platformuna dönüşen HDP’ye baktıkça umutlanmak için artık çok sebep var…

Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık