Cehennem...

Samimiyetini, sahiciliğini yitirmiş bir toplumun acısına da sevincine de kuşkuyla yaklaşıyor insan. Yazık ki vicdanımızı, adalet duygumuzu, iyimserliğimizi ve umutlu bir geleceğe olan inancımızı iğdiş ettiler bundan yıllar ve yıllar önce…

Henüz 16 yaşında bir çocukken (ki o tarihte benden 1 yaş büyüğünün yaşını 1 yaş daha büyütüp asıvermişlerdi bir sabaha karşı) tanışmıştım tank sesiyle. Siyah-beyaz ekranda bugün bile sihirini koruyan sözcükleri sıralıyordu general: “devletin bekâsı, milli birlik ve beraberliğimize kasteden iç ve dış düşmanlar, gittikçe uzaklaştığımız Atatürk ilke ve inkılapları…”
Örgütlü bir delikanlı olarak (ve evet, şimdilerde kulağa korkunç ve yabancı gelse de; bizler liselere, mahallelere kadar örgütlü yaşamın içerisinde toplumsal meselelere müdahale etmeye çalışan bir nesildik) Darbenin bütün eylemlerini adım adım, farkında olarak yaşadım.
Büyük çoğunluk gözünü kulağını olup bitenlere kapatırken, bizler insanların ortadan kaybolmasını (arkadaşlarımız, ağabey ve ablalarımızdı hepsi), yurt dışına kaçmak zorunda kalmasını, gözaltına alınma, tutuklanma, işkence haberlerini an be an yaşadık.
Örgütlerimizden geride kalanları toparlamaya, sinmiş insanları yeniden mücadeleye çekmeye uğraştık. O günlerde kaybedilmediysek, ölmediysek bu bizim şansımızdı.
Geride kalan 35 yıl, 12 Eylül darbesinin suçlarını anlatmaya çalışmakla geçti ömrümüz… Ailelerimize, arkadaşlarımıza, topluma…
Yıllar içerisinde “lafzi olarak” toplum nezdinde mahkûm edilmiş olsa da, darbe, pek çok devlet suçu gibi,  toplumun asla samimi olarak yüzleşmediği, yüzleşmekten kaçındığı Türkiye gerçeklerinden biri olarak kaldı.
Darbe neden ve nasıl başarılı oldu sorusunun yanıtını yıllar sonra verebildik… Biz ve bizden önceki kuşaklar devlet otoritesinin yapı taşlarını oluşturan ordu ve bürokrasiyle değil, gelip geçen hükümetlerle mücadeleyi esas almıştı.
Kutsal devlet ve onun kurucu ve koruyucu unsuru ordunun dokunulmazlığı, darbeleri meşrulaştırdı. Evren’in de dediği gibi; siyasetçiler tencereyi kirletiyor, ordu gelip temizliyordu günün sonunda… Ve devletin asıl gücü ve suçlarının hep bu gri alanda toplandığını fark etmemiz hayli zaman aldı…
Türkiye hiçbir zaman gerçekten sivil, gerçekten özgürlükçü, gerçekten demokratik bir muhalefeti üretemedi. Devletin işlediği suçlar hiçbir zaman gerçekten tartışılamadı.
Toplumun, devletin işlediği suçlar karşısındaki derin sessizliğinin bir nedeni korkuysa, bir nedeni de devletin, işlediği suçlara makbul yurttaşlarını daima dahil etmesidir ki, en iyi susturma yöntemidir, suç ortaklığı… Ermeni soykırımında da böyledir, 6-7 Eylül kepazeliğinde de, 27 Mayıs’ta da böyledir, 12 Mart’ta da, keza 12 Eylül’de de… Bu bazen paylaşılarak yağmalanan azınlık mallarıyla olur, bazen “devlet düşmanlarını” ihbar ve imha edip ikbal kazanılarak… Bazen sadece “malına, mülküne, ırzına, canına dokunulmamak”, hayatta kalmak da bir sus payıdır kimilerince…
12 Eylül rejimi çoğumuzu öncelikle ailelerimizle kuşatıp etkisizleştirdi. Televizyonda (o zamanlar tek kanallıydı) en iyi haliyle, saç baş, yüz göz birbirine girerek “iyice benzetilmiş”, önlerine “yasak kitap” dizilerek teşhir edilen “başkalarının çocuklarını” korku dolu gözlerle izlettirilen, izledikleriyle başımıza (başlarına) aynı şeyin gelmemesi için “derslerini alan” ailelerimiz oldu… “Bir yerde ölünü bulacağıma, seni kendi ellerimle ihbar ederim” diyen analarımız, babalarımız oldu bizim. Televizyonlarda teşhir edilenler hep “başkalarının çocuklarıydı”… İçeri tıkılanlar, işkencelerden geçirilenler, öldürülenler… Hep başkalarının çocuklarıydı ve hep başkalarının çocukları olarak kalmalıydılar…
Okullarda kuşattılar bizi… Direnme potansiyeli olan öğretmenlerimizi ayıklayıp, devlet nizamına uygun nesiller yetiştirmeyi vazife bilen öğretmenleri bıraktılar geride. Ve o öğretmenler bize Atatürk’ten başka önder, Türkçeden başka dil, Türklükten başka aidiyet olmadığını çaktılar yıllar boyunca.
Üniversitelerde kuşattılar bizi… Direnen hocaları derdest edip, geriye esas duruşa geçmiş akademik memurlar bıraktılar.
Gazeteler ve dergilerle kuşattılar bizi… Şeyh-ül Muharririn’i el etek öpen, işkencehaneleri aklayan, siyaseti ve siyasetçiyi aşağılayan, direneni yaftalayan gazeteler ve gazeteciler bıraktılar geriye…
Reklamlar, reklamcılar, bankalar, finansçılarla kuşattılar bizi… Ne kadar çalıştığının değil, ne kadar kazandığının, ne kadar ve nasıl tükettiğinin önem kazandığı bir döneme taşıdılar…
Türkiye, sevdi ve çok kolay adapte oldu bu “30’lu yıllar tadındaki “ Yeni Türkiye’ye…
Devlet otoritesi yeniden tesis edilmiş, sokaklarda sükûnet, memlekette can ve mal güvenliği sağlanmış, “makbul yurttaşlığın” ölçüleri yeniden belirlenmişti…
Etliye sütlüye karışmayacaksın! İşine gücüne bakacaksın! Kazandığına şükredip, tüketebildiğinin tadını çıkaracaksın!
“Can güvenliği ve ekmek mi, demokrasi ve özgürlükler mi?” sorusunun yanıtını devlet vermiş, yurttaşlar da kabullenmişti…
Bütün bunlar olurken, “başkalarına” başka şeyler oluyor ve herkes aslında ne olup bittiğini biliyordu:
650 bin kişi göz altına alınmış, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılanmıştı…
 7 bin kişi için idam cezası istenmiş, 517 kişiye idam cezası verilmiş, 50 genç idam edilmişti…
 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılanmış, 171 kişi işkencede öldürülmüştü.
Cezaevlerinde kötü muameleden 299 kişi hayatını kaybetmiş, 14 kişi açlık grevinde ölmüştü…
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına kaçmak zorunda kalmış, 14 bin kişinin vatandaşlıktan çıkarıldığı ilan edilmişti…
23 bin 677 dernek ve tüm siyasi partiler, sendikalar kapatılmış, 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi, 47 hakim işten çıkarılmıştı.
Gazeteler 300 gün kapatılmış, 13 büyük gazete için 303 dava açılmış, 39 ton gazete ve dergi imha edilmişti.
1 milyon 683 bin kişi fişlenmiş, ülkede gerçek bir korku imparatorluğu yaratılmıştı…
Ne tuhaftır ki, darbenin bu “ağır suçlarının” artık sayılara indirgendiği bu pelesenk bilançoların içerisinde Kürtlere yapılanlar hiç “dökülmedi”. Kürtlerin 12 Eylül karanlığı 90’ların sonuna kadar devam ederken, “orada” işlenen suçlar hep sessizlikle geçiştirildi, hep “normalleştirildi”.
Günün sonunda devlet, “ülkenin ve milletin birliği adına” orada bir şeyler yapıyordu. “orada” olup bitenleri duymamayı, konuşmamayı, bilmemeyi öğrendik zaman içerisinde…
Herkes, her şeyi biliyor, herkes susarak, devletin işlediği bütün suçların doğal ortağı oluyor, suç ortaklığının derecesi arttıkça ikbal ve zenginlik de beraberinde geliyordu.
Hem, kötü olan ne yapmıştı ki 12 Eylül generalleri?
Devletin otoritesini yeniden tesis etmişlerdi… (Sokaklar kan gölüne mi dönseydi yine?)
Bölücü teröre karşı milli birlik ve beraberliği yeniden sağlamışlardı… (Bölünse miydik yani?)
Atatürk ilke ve inkîlâplarına sahip çıkmışlardı… (Kötü müydü bu? Atatürk’ten iyisi mi gelmişti dünyaya?)
Kürtlerin ana dilini yasaklamışlar, Kürt kimliğinde direnenleri cezaevlerine doldurup en ağır işkencelerden geçirmişlerdi… (Onlar da devlete isyan etmesinlerdi!)
Komünizm tehlikesine karşı demir bir yumruk olmuş, milliyetçi- muhafazakâr bir toplum yapısını sağlamışlardır. (Allah muhafaza komünizm mi gelseydi?)
Etrafınıza bir bakın şimdi… 2015 Türkiye’sinde toplumun yüzde kaçı “darbenin rasyonelleri olan” bu argümanların haksız ve kötü olduğunu düşünüyor ki?
Bugün bütün bunlar için darbeyi yapan 5 generali suçlayıp, işin içinden çıkmak kolay olsa da darbeci generaller yalnız değillerdi…
 “Darbe olduktan sonra kurulan Ulusu hükümetinin programını yazmak gerekti. Ben yazdım ve verdim. Ama söyleyebilirim ki son derece karanlık ve istibdat dönemiydi o dönem”…  sözleriyle, tam 35 yıl sonra, Evren’in ölüm haberini “yorumlayan” Hasan Celal Güzel’in ekrandan yankılanan bu cümlesinde gizli bizim trajedimiz…
Başta bürokratlar ve siyasetçiler, iş adamları ve gazeteciler darbe rejiminin önündeki taşları temizlemek üzere görev almak için sıraya girdiler…
Bugün aynı koronun “Ulus devlet, laik Cumhuriyetin temel değerleri” konusunda aynı sözleri sıralamasının ve bu sözlerin, bugün yeniden “makbul” sayılması ve hiç sorgulanmaması bizim trajedimiz…
Diyarbakır Cezaevinde insanlık dışı işkenceler yapıldığı “yalanını” tespit etmek üzere generaller tarafından “haber yapmakla” görevlendirilen ve bu görevini layıkıyla yerine getiren “gazeteciler” hâlâ sağ ve 12 Eylül ruhuna uygun bir kararlılıkla laik cumhuriyetin sözcülüğünü yapıyorlar…
Tan Gazetesi maskaralığıyla gazetelerde cin ali harfleriyle yazılmış, soft erotik haberler furyasını başlatarak 12 Eylül rejiminin en büyük hayali olan depolitizasyon rüyasına hizmet eden “gazeteciler” de hâlâ sağ ve 12 Eylül ruhuna uygun bir kararlılıkla laik cumhuriyetin sözcülüğünü yapıyorlar.
Sistemle mücadeleyi yıllarca gariban kebapçıların mutfaklarında hamam böceği teşhir etmeye indirgeyen “gazeteciler” de hâlâ sağ ve 12 Eylül ruhuna uygun bir kararlılıkla laik cumhuriyetin sözcülüğünü yapıyorlar.
Solun ve sağın garibanları cezaevlerine tıkıştırılırken, 12 Eylül rejiminin memesine yapışarak semiren Türk-İslamcılar, yıllar sonra bugün yeni muktedirler olarak toplumun iflahını kesmeye devam ediyorlar.
2015 Türkiye’sinin Meclisinde, hâlâ Danışma Meclisi’nin üyeleri siyaset yapmaya devam edebiliyor…
MGK ve YÖK, 2015 Türkiye’sinde 12 Eylül rejiminin dokunulmazları olarak güçlerini koruyabiliyorlar…
Hiçbir hükümet, hiçbir siyasi parti, hiçbir siyasi lider, hiçbir hukukçu, 12 Eylül rejimiyle gerçek ve samimi bir yüzleşme için parmağını kıpırdatmadı.
Darbenin üzerinden yıllar ve yıllar geçtiğinde bile, yıl dönümlerinde darbeyi lanetleyecek ve bu ülkede bir daha darbe yapmaya yeltenenlerin önünü kesebilecek yığınsal mitingler düzenlenmedi.
2 milyona yakın insanın fişlendiği ülkede, 12 Eylül generalleri için dokunulmazlık kalktığında suç duyurusunda bulunmak için mahkemeye koşanların sayısı 2 bin kişiyi bile bulmadı.
Göstermelik bile olsa, Kenan Evren’in yargılanacağı mahkeme salonunun önünde 2 bin kişi bile toplanamadı…
35 yıl boyunca yüzleşememenin, hesaplaşamamanın yasalarla ilgisi olmadığını, aslında herkesin suç ortağı olduğu tarihin bu utanç verici kesitinde kimsenin gerçek bir hesaplaşması istemediğini hepimiz biliyoruz…
Daha da fenası, bugün bir biçimde Ordu “durumdan vazife çıkarıp” Cumhuriyeti ve temel değerlerini koruma ve kollama saikiyle darbe yapsa, bu darbeyi destekleyecek, alkışlayacak, esas duruşa geçecek çok ama çok büyük bir kesimin olduğunu da biliyoruz…
Evren’in ölüm haberine verilen tepkilerdeki o “üzülmeme halinden” çok daha fazla “sevinme halinin” arkasında, Evren’in şahsında somutlaşan sahici bir darbe nefreti, darbe öfkesi yok ne yazık ki…
Ne acıklı ki, ölüm haberi, 12 Eylül rejiminin tüm günahlarını darbenin lideriyle birlikte defnedip, hesabı kapatma sevinci yarattı toplumda.
Kenan Evren, tıpkı 12 Eylül 1989 sabahında olduğu gibi, 9 Mayıs 2015 gecesinde de “derin bir oh” çektirdi Türkiye’ye…
Öyle ya, yorgan gitti, kavga bitti, ağzımızın tadının kaçmasını istemeyen milyonlar için…
Belki de cehennem gerçekten vardır fakat bu cehennem, darbeciler için değil… Galiba içinde debelenip durduğumuz, bizim cehennemimiz…

Kıbrıs, GazeddaKıbrıs, 10 Mayıs 2015

Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık