İsyanın Önündeki Engel: Nisyan

Ne geçmişle ne de gelecekle, hiçbir zaman “bugün” kadar ilgili olmayan bir toplumsal bilinç, zaman dizgesinde adeta ayakları yere değmeden, bir sörf tahtasıyla kayarcasına yaşıyor kendi tarihini.

Gündelik olanı büyük bir oburlukla tüketip, hızlıca bir sonraki günün gündeliğine geçiş yaparken, geride bırakılan üzerinde düşünmeyi öteledikçe, bir türlü biriktiremediğimiz anılar hızla silikleşiyor.

Hatırlamak istemediğimiz için değil fakat yaşadığımız hiçbir olay üzerinde hatırlayacak derinlikte düşünmediğimiz için kolaylıkla unutuyoruz… İnsan hayatı üzerinde en fazla iz bırakması gerektiği varsayılan ölümler karşısındaki tutumumuz, bu durumu belki de en iyi açıklayan olgu.

En sevdiklerimiz bile öldüğünde, onu hızlıca yıkıyor, kefenliyor, hızlıca namazını kılıp toprağa veriyor ve hayata kaldığımız yerden devam ediyoruz. Batı toplumlarında görülen o törenselleştirilmiş cenazeler, ölümle güçlü bir yüzleşme ve yas, bize göre değil.

Bunun için büyük felaketler sonucu yaşanan kayıplar, toplumsal hafızamızda bırakması beklenen izleri bırakmıyor. Ne son 40 yılda 30 binden fazla insanın öldüğü iç savaş, ne 1999 depreminde bir gecede kaybettiğimiz 20 bin insan, ne de farklı nedenlerle yitirdiğimiz binlerce ölüm; toplumsal hafızada anımsanmaya, yasını tutmaya değer görülen bir yer kaplamıyor. Her şey gibi, ölümü de derin bir tevekkülle karşılamamız, belki de tamamen bu coğrafyanın dinsel dokusuyla ilgili: Kader!

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” (İnsan hafızası, unutma kusuruna sahiptir) sözünün bir toplumsal düstura dönüştüğü bu coğrafyanın karakterine, okuma-yazma kültürünün zayıflığı da eklenince, yaşanan her şeyin anlatılarla yıllar içerisinde silikleşeceğine güvenenlerin egemenliğini pekiştiriyor. Hatırlamadığımızı, hatırlayabildiğimiz kadarının da güçlü bir toplumsal bilince dönüşmeye yetmeyeceğini çok iyi biliyorlar. Ve biz, hatırlayabildiğimiz kırıntılar küçülüp silikleştikçe, küçük parçalara bölünüyor, bölündükçe daha kolay yönetilebilir hale geliyoruz…

Devlet denilen ve orasından burasından çekiştirilip, ele geçirilmeye çalışılan ve her ele geçirilişinde kendisini ele geçirenin rengini de bünyesine katarak biraz daha güçlenen heyula karşısında örgütsüz, savunmasız milyonların ihtiyaç duyduğu en temel donanım hafıza…

Bunun içindir ki en ağır saldırılar hep bu en zayıf, en savunmasız alana yapılıyor. Hafıza silikleştirilip bulanıklaştırıldığında; kimin dost, kimin düşman, kimin katil, kimin mazlum olduğu birbirine karıştırılmasıyla yaratılan bütünüyle tekinsiz, bütünüyle güvensiz ve güvenliksiz ortamda milyonları yönetmek kolaylaşıyor.

Cumhuriyet tarihinin kesintisiz en uzun süreli iktidarı olma yolunda ilerleyen AKP’nin 13 yılda yarattığı otokrasi, her şeyden önce toplumsal hafızamızın zayıflığından alıyor gücünü.

AKP’ye oy verenler de, AKP’nin karşısında yer alanlar da son 13 yılda AKP’nin belirlediği ve manipüle ettiği gündemin dışına çıkabilme iradesini gösteremiyorlar. Şaşırtıcı biçimde AKP, neyi savunacağımızı da, neye karşı çıkacağımızı da tek başına belirleyecek üstün bir manipülasyon gücünü elinde tutma becerisini gösteriyor.

Düşük frekanslı hafıza dalgalarına sahip bir toplum, 2002 öncesini hatırlamaz hale geldiğinden, AKP’nin bir “sonuç” olduğunu, bu “sonuçla” baş etmenin ancak ve ancak, onu ortaya çıkaran nedenlerin üzerine gitmekle mümkün olduğunu bile konuşamaz hale geliyor. İşin daha da fenası, “diyalektiği” bir düşünme sistematiği olarak benimsedikleri iddiasında olanlar için bile AKP’yi üreten nedensellikten hayli zaman önce uzaklaşmış olması…

AKP ile baş etmenin yegâne yolu, AKP’yi ortaya çıkaran nedenlerle yüzleşmek ve bu nedenleri ortadan kaldırmak… Bunun için ise elimizdeki tek donanım hafıza… Hatırlamak…

1996 yılında Prof. Dr. Nilüfer Narlı ve Ali Gizer ile yayınladığımız “Türkiye’nin Siyasal Haritası” (Milliyet, 2-7 Mayıs 1996) başlıklı araştırmamızda merkez siyasetin hızla çökmekte olduğunu; seçmenin merkez siyasetten uzaklaştığını, mevcut rejimin (o dönemde Kemalist Cumhuriyet ideolojisi) bekasına olan ilgisini yitirdiğini ve hızla sistem dışı siyasete (o dönemde siyasal İslam ve radikal Türk ve Kürt milliyetçiliği) yöneldiğini anlatmaya çalışmıştık…

Seçmen; ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarına çözüm üretemeyen merkez sağ ve merkez sol siyasete olan güvenini yitirdikçe ya sistemin bekası için beklenen seçmen davranışından (oy verme) vazgeçiyor ya da sisteme dışarıdan eleştiri yönelten, dönemin marjinal partilerine ilgi göstermeye başlıyordu. Türkiye genelinde merkez sağ ve sol siyasetin çökmesi, buna karşılık Refah Partisi ve HADEP gibi dönemin marjinal sayılan partilerine yönelme eğiliminin altındaki başlıca neden, mevcut ekonomik-sosyal ve siyasal sistemdeki derin çürümeydi.

Hemen arkasından 1997’de yine Milliyet’te yayınlanan bir başka araştırmamızda solun boşalttığı “kent yoksulları” alanının hızla radikal akımlar (siyasal İslam, Türk ve Kürt milliyetçiliği) tarafından doldurulmakta olduğunu, bunun mevcut rejimin dengelerinde önemli değişikliklere yol açacağını anlatmaya çalışmış, Türkiye’nin “yakın gelecekte” Türk ve Kürt milliyetçiliği ile Siyasal İslam ekseninde üçlü bir cendereye gireceğini, mevcut siyasal sistemin ise tüm aktörleri ile birlikte çökme tehlikesinin eşiğinde olduğunu vurgulamıştık.

90’larda siyasal İslam’ın ve özellikle de Kürt milliyetçiliğinin yükselişini komplo teorileriyle çalışanların ya da küçümseyici bir yaklaşımla, makarna-kömüre indirgeyenlerin ısrarla görmek istemediği şey, mevcut ekonomik-sosyal-siyasal sistemin tıkandığı ve artık toplumun beklentilerine yanıt veremediği gerçeğiydi. AKP, bu siyasal iklimin bir “sonucu” olarak ortaya çıktı.

Hal böyleyken, geride bıraktığımız 13 yılda AKP karşıtları, AKP’yi ortaya çıkaran nedenlerle yüzleşmek ve bu nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik politikalar üretmek yerine, tam da AKP’nin arzulayacağı biçimde AKP’yi “rejimin temellerini dinamitleyen bir güç” olarak lanse etmeyi seçtiler. İyi de, genel olarak toplum, özel olarak seçmenler, zaten mevcut sistemden duydukları hoşnutsuzluk nedeniyle dönemin merkez sağ ve merkez sol partilerinden uzaklaşmış, sisteme karşı söylemler üreten siyasi partilere yönelmişlerdi…

Seçmen 1990’lardan itibaren mevcut siyasal sistemin temsilcisi olan partilere mesajlarını çok güçlü biçimde veriyordu:

Diyarbakır’da 1991’de SHP-DEP ittifakıyla %50 oy oranına dayanan “merkez solun”, Kürt milletvekillerinin saçlarından sürüklenerek meclisten kovulmasını takip eden 1995 seçimlerinde Diyarbakır’da sadece %2 oy alabilmesi ve bu tarihten sonra Güneydoğu illerinde siyaseten varlık gösterememesi yeterince açık bir mesajdı örneğin…

Kürtler, tekçi anlayışa karşı eşit vatandaşlık talep ediyordu.

Dindarlar devletin inanç alanına müdahale etmesini istemiyordu.

Toplumun geniş kesimleri inanç, ifade, örgütlenme özgürlüklerinin kısıtlanmasını istemiyordu.

Yüksek enflasyon, faiz ve sürekli devalüasyon, sürekli bir kriz ortamı ile toplumun geleceğe olan umutları tükeniyordu.

Çok partili siyasi tarihimize damgasını vurmuş merkez sağ ve merkez sol partiler derinlikli ve sürdürülebilir bir ekonomik-sosyal politika geliştiremiyor, toplum yolsuzluk skandallarıyla çalkalanıyordu.

Siyasal İslamın gürbüzleşmesinin ve tüm müdahalelere rağmen Türkiye’nin AKP iktidarı ile baş başa bırakılmasının sorumluluğu her şeyden önce tüm bu sorunlara çözüm üretemeyen merkez siyaset aracılığıyla mevcudiyetini sürdüren eski sisteme aitti…

13 yılın sonunda toplumun tepesine heyula gibi çöken AKP otokrasisi bugün 2002 öncesi iklimi yeniden yaratırken muhalefetin argümanı AKP’nin “rejimin temellerini sarsması” olmamalı… Bilakis, Türkiye’yi yeniden 2002 öncesi iklime taşıyan AKP karşısında toplumun endişelerini ortadan kaldıracak çoğulcu, özgürlükçü, demokratik bir rejim seçeneğine sarılmalı…

AKP’den önce bir Türkiye vardı ve o Türkiye AKP otokrasisini üretti…

Eğer nedenler üzerinde korkusuzca tartışabilir ve ortak parametreleri yeniden oluşturabilirsek AKP sonrası Türkiye eskisinden de, bugünden de daha özgür, daha demokratik olacak… Yeter ki, hep birlikte nisyana isyan edebilelim…

5 Ocak 2015, GazeddaKıbrıs

Öğeyi Oyla
(0 oy)
Bu kategoriden diğerleri: « Asıl Şimdi Başlıyor... Cehennem... »

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık