Filizkıran...(*)

Profiline baktım Burak Can Karamanoğlu'nun... Her biri birer "ağır roman", fotoğrafları arasında dolaştım.

Vaktiniz olursa göz atın. (https://www.facebook.com/burakcan.karamanoglu) Hangi görüşten olduğunu aklınıza bile getirmeden sadece fotoğrafları arasında dolaşın. Kardeşinize, evladınıza, ilk gençlik arkadaşlarınızdan birine ne kadar benzediğini göreceksiniz... Kirli siyasetin nobran dilini kullananlarla en küçük bir bağ kurulamayacak kadar "insan" Burak... Kulağında küpesi, objektife gülerek "nah çekişi" ile, facebook sayfasındaki naif çıkışlarıyla, cigarasından çektiği derin nefesiyle bir "ağır roman" karakteri... 

Ben tanısaydım severdim Burak'ı... Siz de severdiniz...

Tıpkı 20’sindeki Mehmet, 22’sindeki Abdullah, 26’sındaki Ethem, 18’indeki Medeni, 19’undaki Ali İsmail, 22’sindeki Ahmet ve henüz 15’indeki Berkin gibi…

Tıpkı biri Adana’da, henüz 27 yaşındayken, biri Dersim’de henüz 30 yaşındayken yitirdiğimiz polis memurları Mustafa ve Ahmet gibi…

Neden bilmem, adları neredeyse hiç anılmıyor ama… Kullanılan yoğun biber gazından etkilenerek Ankara’da 47’sinde kalp krizi geçiren İrfan, Taksim’den geçerken 88 yaşındayken kalp yetmezliğinden ölen Selim, Avcılarda 50 yaşında kalp krizinden ölen Zeynep, Kadıköy’de kalp krizi geçiren 37 yaşındaki Serdar…

Ve henüz ayrıntılarını bilmediğimiz bir saldırıda ölen Burak…

Her biri ailemizin bir ferdi, çarşıda pazarda göz göze gelip selamlaşabileceğimiz, iki çift laf edebileceğimiz insanlar… Her birini tanısaydım severdim. Biliyorum… Her birine rahmet, sevenlerine, ailelerine, arkadaşlarına sabır diliyorum.

31 Mayıs 2013’ten bu yana giderek nobranlaşan, vicdansızlaşan bir dil kurmaya başladığımız bu kör dövüşünde 14 canı toprağa verdik. Vicdanımız köreldikçe, dilimiz keskinleşip, nefretimiz bilendikçe daha da artacak toprağa vakitsiz düşenlerin sayısı. Bir süre sonra sayamaz hale geleceğiz acılarımızı.

Acılar sayılamaz hale geldiğinde, kayıtsızlaşacağız ve kayıtsızlaştıkça teslimiyetimiz kolaylaşacak vahşete. Zaten giderek körleşen, tarafgirleşen vicdanlarımızla suç ortağıyız ya, her birimiz başkalarının ölümüne yol döşeyen tam teşekküllü birer suç makinesine dönüşeceğiz. İmkânsız olmadığını biliyorum bunun. Sayısız kez işledi bu coğrafya bu cürmü…

Ölü çocukların fotoğraflarıyla dolu hafızalarımız... En fenası bu… Bakmayın “ölümsüz” dediklerine. Öldüler… Çoğu bir kızın elini bile tutamadan… Unutmayacağız dedik ya her seferinde, bu ölü çocuklar çokluğunda çoktan karıştığımız “devam eden hayatta”; bir tek anaları, babaları, kardeşleri, sevgilileri, çocukları hatırlıyor onları. Ateş düştüğü yeri yakıyor sadece…

Ben, eskiden baktığım gözlerde "kimlikler" görürdüm. "İnsanı" görmeyi ise anca koca öküzün yaşına geldiğimde öğrenmeye başlıyorum... Çok insan, çok arkadaş, çok dost, çok aşk kaçırmışım... Anca anlayabiliyorum… Biliyor olmak düşürüyor omuzlarımı. Ellerimdeki kan izlerini saklamaya çalışıyorum umutsuzca. Kim bilir kimlerin mutsuzluğunu, ölümünü hazırlayan yola çakıl taşları döşedim sözcüklerimle, ayırdına varmadan. Düşündükçe çıldırmanın uçurum kıyılarına gidip geliyorum.

"Şimdilik" ülkeyi kasıp kavuracak büyük bir fırtınanın habercisi olan bu ilk sert rüzgârlarda filizler kırılıyor…  Dehşetle izliyorum filizkıranı… Durdurmak gerek bunu! Henüz vakit varken, fırtınada birbirimizin sesini duyamaz hale gelmeden önce… Yoksa çok geç olacak…

Anlaşılan o ki, uğursuz bir gece başlıyor. İlkin çocuklar kaybeder karanlıkta yollarını… Sabahsa yakın değil henüz… Gece, çocukların sabırlarından taşacak kadar uzun…

Sokaktan çekmeliyiz çocukları… Biz çıkmalıyız çıkacaksak, biz ölmeliyiz öleceksek ama çocukları çekmeliyiz sokaktan…

Bizler… Yaşı 40’lara, 50’lere, 60’lara dayanmış olanlar…  Biz taşın altına elimizi koymadığımız, biz dayatmalara karşı sessiz kaldığımız, biz korktuğumuz için, kaybedecek çok şeyimiz olduğunu düşünüp sahip olduklarımızdan vaz geçmek istemediğimiz için en önde gençler…

Biz, koca öküzün yaşına gelenler, oluk oluk kan aktığını gördük sokaklarda… Vaktiyle analarımız, babalarımız sessiz kaldığı için sokaklara dökülmüştük biz… Gençtik, hırçın ve öfkeliydik. Ölüp gidenlerden geriye kalan bizler, ruhlarımızdaki derin çiziklerle geldik bugüne…

Şimdi, analarımızın babalarımızın hatasına düşmemeliyiz bizler… Korkaklığımız ve bahanelerimizin ardına sığınmadan, koca öküzün yaşına gelmişler olarak taşın altına koymalıyız elimizi ve ilkin gençleri, çocukları toplamalıyız sokaklardan…

En cesur cümleleri şimdi biz kurmalıyız çocuklardan önce… Onlara, cesaretin ölmek değil, yaşamak olduğunu, “ölümüne dövüşmek” değil, “yaşamına mücadele etmek” olduğunu sözlerle anlatmalıyız bir şekilde.

Çocukların üzerine basarak yükselmekten imtina etmeyecek kadar şuursuzlaşan kirli siyasetin elinden kapıp almalıyız çocukları…

Yapışmalıyız çirkin ve yakışıksız sözleri savuran, ölü sevicilerin en önde gidenlerinin yakasına. El kadar bir çocuktan, iman ettiğini iddia ettiği Rab'bin sonsuz rahmetinden bir damlayı esirgeyenlerin yakasına... 

Daha ölmediysek eğer... Sönmediyse sol mememizin altındaki cevahir... Hoyratça kanırta kanırta iğdiş ettikleri insanlığımızdan bir kaç kırıntı kaldıysa... Her ne yapılacaksa, her ne söylenecekse, biz yapmalı, biz söylemeliyiz artık. 

Hepsinden önce aynı gün toprağa düşen 15'indeki Berkin de, 22'sindeki Burak da bizim çocuğumuz diye başlamalıyız söze... 

Yoksa daha çok can gidecek bu filizkıran fırtınasında…

 

(*) FİLİZKIRAN FIRTINASI, Hasan Hüseyin, 1978

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası

evler yemen türküsü

             sokaklar seferberlik

öyle bir gariplik ki

                öyle bir tedirginlik

yaz başında güz sonrası

ayvalar çiçekteydi

       güller daha tomurcuk

açıl demişti güneş

      açılmıştı kıraçta kış elmaları

çözül demişti güneş

       çözülmüştü yılanlar karanlık odalarında

dallarda yuvalar tüy kokuyordu

       düğünçiçekleri şenlikli

gün doğmadan başladı filizkıran fırtınası

ne dal kaldı ne tomurcuk

yerden yere çaldı otları ağaçları

              insan yüzlü bir korkuluk

üşüdüm dünyalarca

       baskın yemiş bir kent gibi üşüdüm

sergen etti filizleri sapsarı bir karanlık

              bahardan kışa düştüm

acılı günler gördüm

sığdıramam bir tek günü bir koca yıla

geceler geçirdim yoz kentlerin bulvarlarında

               nice baharları kışlara gömdüm

uzak düştüm yelinden yelvesinden acılı yurdun

uzak düştüm umudundan mutundan

                yomundan uzak düştüm

bunaltının böylesini görmedim

severim fırtınanın her türlüsünü

ormanlar uğultulu sular dalgalı

severim filizkıran fırtınası'nı

        kırıp kanatmıyorsa sevincin türküsünü

nerde benim baharım

               dalım yaprağım nerde

gece çökmüş üstüne kerpiçsel yalnızlığın

       sanki kaplan pençesinde bir manda böğürtüsü

ne kuş kalmış ne çiçek

ne kırmızı ne yeşil

sapsarı karanlıkta yerler bahar ölüsü

Son DüzenlenmePazar, 15 Mart 2015 21:33
Öğeyi Oyla
(11 oy)
  • evrim

    yureginize saglik..

    yazan evrim Cuma, 14 Mart 2014 22:55 Yorum Linki
  • Nilgün

    Kalemine sağlık . Korku ve endişe içindeyim, geçmiş yıllarda gördüğümüz film sanki tekrar çevrilmeye başlanıyor gibi geldi ve ürktüm.. Dediğin gibi çocuklar evlerde olmalı bizler sokakta olmalıyız...

    yazan Nilgün Perşembe, 13 Mart 2014 21:33 Yorum Linki

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık