Değişiyoruz Ama...

Vali Bey’i izlediniz mi? NTV’ye konuşmuş, sanki daha geçen yıl “Ben adamı Taksim’e çıkartmam arkadaş” diyerek koca İstanbul’u esir alıp evlerine kapatan, işine gücüne gitmek isteyenleri mağdur eden kendisi değilmiş gibi…

Şimdiyse “1 Mayıs emekçilerin dayanışma günüdür, Taksim’de kutlanmasında tabii ki sakınca yoktur” deyivermiş en sempatik yüz ifadesiyle ve finalde de “Bu vesileyle, bütün emekçilerin 1 Mayıs’ını kutluyorum” u patlatıvermiş.

32 yıl sonra 1 Mayıs’ı özgürce Taksim Meydanında kutlamak elbette güzel bir gelişme. Ama sormadan edemiyor insan, geçen yıldan bugüne değişen ne oldu? Saçma sapan bir yasağı 32 yıl boyunca sürdürüp, her 1 Mayıs’ta insanları canından bezdirip, koca metropolü adeta temerküz kampına çevirmek kime ne kazandırdı?

İşte 1 Mayıs 32 yıl sonra ilk kez özgürce Taksim Meydanında kutlanacak. Dünya mı sarsılacak? Kıyamet mi kopacak? Devlet-i Ali’nin bir yerinden bir şeyler mi eksilecek?

32 yıl boyunca Taksim Meydanı’nı emekçilere kapatan ceberrut zihniyetin ve o zihniyeti savunanların çıkıp bir açıklama yapması gerekmiyor mu? Bir önceki yıla kadar “güvenlik alınamıyordu da” bu yıl ne oldu? Toplum 32 yıldır “ne yaptığını bilmez durumdaydı da”, son 1 yılda “olgunlaşıverdi mi?”…

Yoksa bunca zaman sürdürülen bir saçmalığın bir anda “ben istersem kapatır, istersem açarım” tavrıyla işi pişkinliğe vurmasını sineye çekmek mi gerekiyor. Her zaman olduğu gibi… “Ben devletim, ister kapar ister açarım, ister yasaklar ister serbest bırakırım”… Bu mudur içinde debelendiğimiz, bir türlü çıkış yolunu bulamadığımız sarmal?

Unutacağımızı mı sanıyorlar? Bu ülkede Cumhuriyet kurulmadan önce “amele bayramı” kutlanıyordu. Sonra ne olduysa oldu, “amele bayramı” bahar bayramına dönüştü. Sonra 1 Mayıs İşçi Bayramı tescil edildi uzun mücadelelerle. Sonra 12 Eylül faşizmi toptan kaldırıverdi ortadan, ne baharı kaldı ne işçi bayramı… Ve artık 1 Mayıs yeniden emeğin dayanışma günü resmen. Üstelik tatil. Üstelik artık Taksim meydanında! Her şey Devlet-i Ali’nin keyfine, ihsanına, paşa gönlüne göre…!

Hatırlarsınız, Kürt de yoktu bir zamanlar bu ülkede. “Bilmezdik komşumuz Kürt müdür Türk müdür?” diye yazıklanıyor ya şimdi bazıları, sanki bu matah bir şeymiş gibi… Kürt yoktu, Kürtçe yoktu, “kart kurt sesi çıkartanlar” zırvalığı vardı sadece… Şimdi devlet kanalından Kürtçe şarkıları dinlerken 12 Eylül’e, Diyarbakır işkencehanelerine bile gitmeye gerek yok… Çok değil birkaç yıl önce küfürlerle yurdundan sürülüp, sürgünde ölen Ahmet Kaya’ya karşı en küçük bir utanç ve pişmanlık duymuyor muyuz devlet kanalında Kürtçe türkü dinlerken?... Kürdün Kürdüm diyebilmesi için geçen zamana, ödenen bedellere bakın hele…

Değişiyor ülke. Yavaş ve sancılı da olsa değişiyor. Düne kadar zinhar, bu ülkede “Kürt de neymiş, Alevi-Sünni mi bilirdik eskiden?” diyenlere inat; Türkiye Kürtlerin ve Türklerin, Lazların ve Çerkezlerin, Ermenilerin ve Yahudilerin, Rumların ve Süryanilerin ortak vatanı oluyor yavaş yavaş… Yok sayarak yoksullaştıranlara, inkâr ederek bölenlere inat… Bu ülke ortak vatanımız olmaya dönüyor ağır ağır… Çocuklarının acılarını bal eyleyerek… Böyle bir ülke bu…

Dün imkansız olan bugün gerçek oluyor. Dün bırakınız konuşmayı, düşünmenizin bile düşünülemeyeceği konularla bugün birer birer yüzleşmeye başlıyor Türkiye. İyi güzel ama bu değişimi yaşarken, düne kadar hiçbir şey olmamış, kimse bedel ödememiş, sanki bugün sıradanlaşan konular, dün binlerce insanın canını yakan konular değilmiş gibi mi davranacağız? Hiçbir şey olmamış gibi yola devam edip, dünkü sersemliğimizden bugünkü sersemliklerimize dönük dersler çıkartmayacak, kendimizle hesaplaşmayacak mıyız?

24 Nisan günü bir grup aydının Taksim Meydanına çıkıp, 1915’de yaşanan büyük acının anısına saygı sunmasına verilen tepki ile birkaç yıl öncesine kadar dili kopartılmış Kürtlerin yanında olanlara verilen tepki arasında bir fark var mı? Tarihin bir noktasında yaşanan büyük bir acıyı paylaşmanın erdemini kavramamız, bunu utançla değil gururla karşılamamız için daha kaç on yıl gerekecek? Bir gün bu ülke kendi tarihiyle yüzleşebildiğinde, bu coğrafyada yaşayanların kanlı kıyımların hem kasabı hem kurbanı olduğunu anladığımızda, kurban sadece 1915’te tehcire uğrayanlar mı olacak sanıyoruz? Ya Hrant’lar? Ya Hrant için en insani tepkiyi vererek sokağa dökülen ve bir acıyı giymek için “Hepimiz Ermeniyiz” diyebilme cesaretini ve onurunu sergileyenler… Onlara yapılan hakaret ve sindirme operasyonunu olmamış mı sayacağız? “Bu acı hepimizin” diyerek bu coğrafyanın çocuklarını kucaklaşmaya davet edenlere reva görülenlerin, onlara yaşattıklarımızın hesabı ne olacak peki?

Vali Bey gülümsüyor… 1 Mayıs kutlamalarına açılıyor Taksim Meydanı. Tam 32 yıl sonra…

Tam 32 yıl sonra, Taksim meydanında “Biji Yek Gulan” diye haykırabilecek Kürt çıraklar… Hrant’ın cenazesinin taşındığı caddelerden gelecekler hep birlikte. Anadolu’nun tüm dilleri, tüm renkleri doluşacak Taksim Meydanına… Önce Taksim meydanı hepimizin olacak, sonra bu yurt… Ortak vatanımız olacak, biz kendi dilimizle, kendi kimliğimiz, kendi rengimizle sokakları doldurdukça… Vali Bey’ler birer birer açmak zorunda kalacaklar üzerimize kilitlenen kapıları. Çaresiz… Açacaklar…

Değişiyoruz evet. Ama çok yavaş, ama çok sancılı, kanatarak… İnançları için, kimlikleri için, değerleri için kendilerini öne atan yurt çocuklarının üzerine basarak değişiyoruz… Değişimin her evresinde, bir öncekine kadar ne bedeller ödediğimizi unutuveriyoruz çoğunlukla, her evreden bir sonrakine değişirken hafızamız bir önceki süreci değerlendirmeyi es geçiyor, atlayıveriyoruz öylece… Ki on yıllardır ağır ağır değişen bu coğrafyada, değişmek en ağır küfür sayılıyor aynı zamanda…

Değişime karınca kararınca emek verenlere selam olsun…

 

Son DüzenlenmePerşembe, 07 Mart 2013 17:06
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık