AKP, Türkiye ve Kıbrıs üzerine saçmalama özgürlüğü!

Birkaç gün içerisinde gecikmiş ve aslen yanlış olan soru sorulmaya başlanacak: “Türkiye’nin Kıbrıs politikası değişiyor mu?”.

Kısa yoldan bir cevap: Hayır! Türkiye’nin Kıbrıs politikası hiçbir zaman değişmedi ki?... AKP’nin Kıbrıs konusundaki “proaktif” dış politikası, Türkiye’nin gerçek anlamda bir politika değişikliğine yöneldiği anlamına gelmedi hiçbir zaman. Herşeyden önce, bakmayın siz ulusalcı-faşist mankafaların çığırtkanlıklarına, AKP devleti dönüştürmeye çalışan değil, devleti “modern zamanların gereksinimine uygun biçimde” revize etmeye çalışan bir siyasi projeden başka bir şey değildir…
 
Çok mu iddialı? Aklın şu veya bu kampa teslim edilmediği bir duruş, özgürce ve sorumsuzca ufuk turu yapabilir. En fazla ihtiyaç duyduğumuz ve çoktandır yitirdiğimiz haslet değil mi bu? İnanmak istediklerimizi görmeye çalışıyoruz, dışımızda olanı değil… Oysa ak sakallı, bundan yüz küsur yıl önce çözüp koymuştu önümüze aklı özgürleştirecek yöntemi…
 
Türkiye’nin devlet düzeni içerisinde “eski” ile “yeni” arasında kıyasıya bir mücadele var. “Yeni” nin “islami motiflerle bezeli” olması kafaları karıştırıyor olabilir ama olaylara sınıfsal bakmaz ve sadece görüngüler üzerinden analize kalkışırsanız olacağı şudur: Türkiye’de “demokratik laik hukuk düzeni” ile “İslami kesimler” arasında bir iktidar mücadelesi varmış masalına kendi kendinizi inandırırsınız. Ön kabulünüzün sakatlığı, Türkiye’nin “demokratik, laik bir hukuk devleti” olduğu yanılsamasıyla başlar ve bunun karşısındakilerin “İslam devrimi” yapmak istedikleri safsatasıyla son bulur. Orada kalırsınız. Bundan ileriye gidecek bir argümanınız olmadığı gibi, sonuçta “İslamcı tehlikeye”(!) karşı bir anda ceberrut bir rejimi savunur bulursunuz kendinizi. Elbette saçmalama özgürlüğünüz var ancak bunu başkalarını rahatsız etmeden yapmayı da becermelisiniz!
 
Muhafazakâr Anadolu eşrafının daha fazla refahı keşfetmesiyle başlayan hikâyenin ilerleyen bölümlerinde sermaye birikimini dünyayla entegre biçimde gerçekleştirmesi ve biti kanlandıkça siyasete de el atması; “İslamcı kalkışma” değil, tepetaklak duran bir Cumhuriyet projesinin ayaklarının yere basma çabasıdır olsa olsa... Mütedeyyin Anadolu, muhafazakâr değerlerini koruyarak ekonomiye ve siyasete ağırlığını koymuştur sadece. Hani “altyapı üstyapıyı değiştirir” demişti ya yüz küsur yıl önce ak sakallı, işte olup biten budur… Türkiye özellikle 80 sonrasında kapitalistleşme sürecinde önemli bir merhale katetmiş (unuttunuz herhalde 12 Eylül’ün neden yapıldığını) , sermaye “tabana” doğru yayıldıkça Anadolu’nun geleneksel eşrafının biti kanlanmaya başlamış ve nihayet belirli bir sermaye birikimi sağlayabilenler dünya ile entegre oldukça bu entegrasyonu ve dolayısı ile “kârı” muhafaza edebilmek amacıyla yönetsel inisiyatifi de almak istemişlerdir kaçınılmaz biçimde… Murphy kanunu: altın kimdeyse kuralı o koyar!
 
1923 ten beri ceberrut bir rejimi kurumlaştıran, kurumlaştırdıkça da rejimin nimetlerini al gülüm ver gülüm yağmalayan kendinden menkul “laik” oligarşi, cânım statükonun devamı için kopartmaktadır bunca gürültüyü. 80 küsur yıldır “altın” onlardaydı ve kural koyucu da onlar dı… Ancak altın el değiştirdi ya da en azından altın artık sadece onlarda değil… Ve sıra iktidarı paylaşmaya, paylaşmadıkları takdirde elemine edilmelerine geldi… Uzlaşabilen uzlaşacak, uzlaşamayan kaderine razı olacak…
 
Biti kanlandıkça iktidardan da pay isteyenlerin partisidir AKP… Rejimi değiştirmek değil, rejimin nimetlerinden yararlanmak gibi “masum” bir ajandası bulunmaktadır netekim. Sinir bozucu olan da budur zaten. “İslamcı kalkışmanın” Fatih Çarşamba fotoğraflarıyla halkı korkutarak bugüne kadar bu ceberrut rejimi sürdürmeyi başarabilenler için AKP had safhada can sıkıcıdır. Zira AKP aracılığıyla iktidardan nemalanmaya ve rejimi, oligarşinin bu yeni bileşenlerinin “adetlerine” uygun biçimde ucundan kıyısından revize etmekten gayrı derdi olmayanlarla kıran kırana yürüyen bir pasta savaşıdır söz konusu olan. Ama bu pasta savaşı, çocukların birbirine pasta fırlattığı o sevimli oyun değil, hayli iştahlı büyük adamların en fazla payı kapma yarışıdır…
 
Aklını ve ruhunu teslim etmişlerin arasında kaldığımızdan, bir yanda “Cumhuriyet İslamcı tehdit altında” çığlıklarını, öte yanda ise “Rejim AKP eliyle demokratikleştiriliyor” zevzekliklerine maruz kalıyoruz ne acı ki…
 
Kimse merak buyurmasın. Endişeye mahal yok… Rejiminiz ayniyle vaki yerinde duruyor. AKP’nin rejiminizin temelleriyle bir işi yok… O sadece küçük operasyonlarla rejiminize estetik müdahalelerde bulunuyor. Bu sizi biraz daha genç ve dünya gözünde biraz daha güzel gösterecek sadece… Kabul ediniz ki rejiminiz öyle matah bir şey değildi… Yine matah olmayacak ama modern dünyada daha “insan içine çıkılır” bir imaj sahibi olacak… Bu, AKP’nin estetik deliliğinden kaynaklanmıyor elbette… Sadece çağdaş dünyada temel insan hak ve özgürlükleri biraz daha “var mış gibi” görünüyor ya, işte o “görüngüyü” yaratmak ve 80 küsur yıldır orasından burasından pörtleyen rejiminizi azıcık daha geniş bir korseye kavuşturmak derdinde AKP!
 
İkiyüzlülük, ahlaki bir durumdur. Şizoid ve paranoyak bir ruh hali ise bildiğiniz üzere tedavi gerektiren bir rahatsızlıktır. ABD ve AB emperyalizmiyle yakın ilişkisinden ötürü AKP’ye öfke kusan ulusalcı faşistlerin ruh hastalığı tam da budur. Ceberrut rejimin vasiliğini yürüten gücün emperyalizm ile sarmaş dolaş ilişkisini görmezden gelerek AKP’ye yüklenmek ancak bir ruh hastalığının tezahürü olsa gerektir. Türkiye emperyalizm ile 2002 de yatağa giren saf bir bakire sanki, ulusalcı faşistleri dinlerseniz… Oysa silah anlaşmaları ile, ortak savunma işbirlikleri ile, üsleri, bankaları ve tekelleriyle emperyalizme peşkeş çekile çekile Türkiye uluslar “kârhanesine” düşeli çok zaman oldu… Konunun muhabbet tellalığını ise 60’da, 71’de, 80’de “komünizm tehlikesine karşı” anayasal düzeni silah zoruyla yıkanlar üstlendi seve seve… Yalan mı?
 
Ez cümle sevgili sabırtaşı okurlar, AKP’nin Türkiye’deki rejimi değiştirmek gibi bir ajandası olmadığı kadar, Türkiye’nin dış politikasını da değiştirmek gibi bir endişesi bulunmamaktadır. AKP sadece uluslar arası entegrasyonu taçlandıracak zeminde ayağa takılan taşları temizleme derdindedir sadece… Elbette görüngüsel olarak…
 
Eski egemenler soğuk savaşa göre pozisyon aldılar ve orada kaldılar. Oysa soğuk savaş bitti. Yeni egemenler ile eskileri arasındaki anlaşmazlık budur ve soğuk savaşın itina ile serpiştirdiği irili ufaklı “sorunlara” ihtiyaç kalmadığı konusundaki mutabakat er ya da geç oluşturulacaktır.
 
İçeride ve dışarıda “sorun temizleme” operasyonları Türkiye’nin eski ve yeni egemenleri arasında küçük anlaşmazlıklara yol açsa da sonuçta akıl galip gelecek ve Cumhuriyet, eski ve yeni sahiplerinin mutabakatında daha şıklaştırılmış yüzüyle mutad varlığını sürdürecektir…
 
Ulusalcı faşistler, her ne kadar “ülke bölünüyor” diye ciyaklasa da, Kürt meselesinin “üniter yapı” içerisinde verilecek bazı haklarla “halli” AKP’nin şıklaştırma operasyonlarından biridir örneğin… Etnik gruplarıyla “barışmış” bir Türkiye’de kapitalist “tekamül” misak-ı milli coğrafyasına yayılabilir ancak… Dolayısıyla AKP’nin Kürt meselesinin hallinden anladığı şey “terörü durduracak kimi demokratik-kültürel hakların verilmesinden” ibarettir. Her ne kadar ümmetçilik ile kavmiyetçilik birbiriyle taban tabana zıtsa da, Anadolu eşrafının bayıldığı Türk-İslam sentezi bundan bir adım ötesine izin vermez.
 
Kıbrıs meselesinde de durum farklı değildir. Türkiye 1974 yılında Yunan cuntacılarının marifetiyle gerçekleşen faşist darbeyi bahane ederek konuşlandığı “stratejik öneme haiz” Kıbrıs’tan hiçbir koşulda vazgeçmeyecektir. Ancak aç gözlülük ve muhterislik, çağımızda “kabalık” sayıldığından, emperyal emellerin daha zarif söylemlerle maskelenmesi ihtiyacı yine AKP’nin rejime armağanı sayılabilecek önemli bir katkısıdır. “Çözüm için daima bir adım ileride bulunmak” cinliği, Kıbrıs’ta son 7 yıldır izlenen “şık” politikanın ifadesidir ve vazifesini de yerine getirmiş, miadını doldurmuştur artık.
 
Ulusalcı faşistlerin eblehliği ile AKP’nin zerafeti arasındaki fark budur… Türkiye, AKP’nin katkısıyla kaba milliyetçiliğin 40 yıldır yüzüne gözüne bulaştırdığı bir süreci, olabilecek en zarif rötuşlarla dünyanın önüne sunmuş ve başarılı bir süreç yönetiminin ardından “e gördünüz ama biz elimizden geleni yaptık, Rumlar fırsatı değerlendiremedi” deme noktasına gelmiştir.
 
2003-2010 arasında başarıyla “idare edilen” süreç artık tamamlanmıştır. Ulusalcı faşistler, Kıbrıs’ta elde ettikleri “zaferi” eblehçe ballandıradursunlar, AKP Türkiye’si günün sonunda kâr-zarar hesabıyla hareket etmektedir… Yaşasın pragmatizm!
 
Tavşana kaç, tazıya tut yöntemiyle çözüm yanlıları ile ulusalcı faşistleri birbirine kırdıran AKP Türkiye’si, bu “sanal oyunun” her koşulda kesin ve tek galibidir. İşte hem “Kıbrıs verilmedi” hem de “Türkiye artık işgalci değil”…
 
Özgür akıl, ulusalcı faşistler ile AKP arasındaki bu “nema” savaşında serbestçe ve sorumsuzca saçmalamanın keyfini çıkartır… Ama “tarafsızca” değil… Ceberrut rejimin cidarlarını genişletecek her adım, özgür aklı daha da özgürleştirmeye yarar çünkü… İş ki özgür akıl, zarf ile mazrufu birbirinden ayırma melekesini yitirmesin…
 
AKP ve AKP Türkiyesi üzerine özgürce saçmalamaya devam edeceğiz…

Son DüzenlenmePerşembe, 07 Mart 2013 17:06
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık