Başlarken...

Hiçbir zaman sağlıklı ve düzenli beslenme takıntısına sahip biri olmadım. Günde 2 paket sigara içiyorum. Genellikle sabah uyanır uyanmaz ilk kahvemle birlikte sigaramı yakıyorum ve kahvaltım bundan ibaret oluyor. Gün içerisinde çoğu zaman yemek yemediğim aklıma bile gelmiyor. Ta ki gerçekten çok acıkana kadar…

Et, sucuk, pastırma gibi hayvansal ürünleri, peynir çeşitlerini çok seviyorum.  Fast foodla aram pek olmasa da ara sıra şöyle büyükçe bir hamburgeri mideye indirmekten çekinmiyorum. Kısacası 30’larından sonra dikkatini sağlıklı ve uzun yaşama reçetelerine sardırmış o insanlardan biri olmadım hiç…

Bununla beraber çocukluğumdan beri her türlü sebzeyi, zeytinyağlıları özellikle çok sevmişimdir. Çoğu insanın burun kıvırdığı kereviz, pırasa, ıspanak gibi sebzeleri, hatta brokoliyi bayıla bayıla yerim. Haftalık menümde sebze yemekleri çok büyük bir ağırlık taşır. Hani bir oranlama yapmam gerekirse, haftalık yiyecek tüketimimin %70-75’inin sebzelerden kalanının et ve et ürünleri ile az da olsa süt ürünlerinden oluştuğunu söyleyebilirim. Dikkat ederseniz meyveden hiç söz etmedim. Meyveye “bakmayı sevmek” gibi bir tuhaflığım olmuştur hep. Özenir, alıp eve getirir, belki bir iki tane yer, kalanını da çürütür çöpe atarım çoğunlukla.

Şaşırtıcı gelebilir, bütün bunlara rağmen mutfağa, iyi yemeğe ve yemek yapmaya düşkün bir insan olarak bilinirim. Pişirdiğim yemekler genellikle beğeniyle yenir. Değişik tarifler denemeyi, evdeki malzemelerden sıra dışı yemekler pişirmeyi severim. “Yemez, yedirir” tipler vardır ya, biraz onlardan biri olduğum söylenebilir…

Bir süredir marketlerde satın aldığım ürünlerin üzerinde yazılanlarla ilgilenir oldum. Nedenini bilmiyorum, belki yaşımın ilerlemeye başlamasından, belki de sağda solda okuyup izlediğim beslenmeyle ilgili olarak edindiğim kulaktan dolma bilgilerden kaynaklanıyor bu. Nasıl olduysa oldu, kendimi artık daha sıklıkla market raflarındaki ürünlerin o mini minnacık puntolarla yazılmış içeriklerini okurken yakalamaya başladım. Okuduklarım da beni şaşırtmaya başladı… “Sucuk” diye aldığım “şeyin” üzerinde bit kadar harflerle “sucuk benzeri ürün” yazıldığını ve sucukların “ısıl işlem görmüş” ya da “fermante” gibi ibarelerle paketlendiğini fark ettim.

Çoğu insan için şaşırtıcı olmayan, fakat benim için son derece yeni ve şaşırtıcı olan bu “keşifler” satın aldığım ürünlere karşı belirli bir kuşkunun oluşmasına yol açtı. İnternette, gazete ve dergilerde, televizyon kanallarında sağlıklı beslenme içerikli bilgilere “denk geldiğimde” artık eskisi kadar hızlı geçmiyordum bir süredir… En azından durup birkaç dakika göz atma ihtiyacı hissediyordum… Fakat hepsi o kadar… Geliştirdiğim bu “küçük duyarlılık” bundan ibaretti…

Her şey İsveç’teki arkadaşım Hakan Akçura’nın Facebook’ta bir video paylaşmasıyla başladı. “Herkesi Şok Etti, Kimse Onu Alkışlamadı” başlığıyla yayınlanmış bu videoda bir pazarlama uzmanı gıda ürünlerinin bizlere nasıl pazarlandığına dair “küçük sırlarını” anlatıyordu. Hani “bir film izledim, hayatım değişti” derler ya… O hesap… Bu videonun ardından kendimi gıdalarla ilgili daha önce hiç düşünmediğim, bilmediğim ayrıntıların peşine düşmüş olarak buldum…

Sağlıklı ve uzun yaşamak gibi bir takıntım olmadığını söylemiştim. Açıkçası, bugün artık 7 milyarı geçen insan nüfusunun kıt doğal kaynaklarla beslenmesinin giderek daha da imkânsızlaştığının ve kaçınılmaz biçimde endüstriyel gıdaya mahkûm olunduğunun farkındayım. Kanser hücresi gibi çoğalıyor ve dünyanın sınırlı kaynaklarını şuursuzca sömürüyoruz. Doğal kaynaklar hızla tükenirken, her geçen gün daha ucuz ve daha bol seçenekler sunan endüstriyel gıda ürünlerine yöneliyoruz ki bu ürünlerin tüketimi bizi hasta ediyor. Artık “beslenmiyoruz”… Sadece ve sadece “doyuyoruz”. O kadar…

Beni asıl ilgilendiren, bu “doyma işleminin” arka planı… Kontrolsüz biçimde artan nüfusun, kontrolsüz biçimde artan gıda gereksinimini nasıl ve hangi yöntemlerle karşıladığımız…

Hakan’ın paylaştığı videoda gıda üretimiyle ilgili acı gerçekleri tokat gibi sıralayan pazarlama uzmanı, market raflarına, oradan da mutfaklarımıza giren ürünlerin çıkış noktasını hiçbir zaman sorgulamadığımıza işaret ediyordu. Sizleri bilmem ama bu, benim için hayli geçerli bir saptamaydı… Videodaki uzman, “pazarlamadaki en güçlü silahımız sizlersiniz” diyor ve gülerek “sizler ve sizin cehaletiniz, bizim en güçlü silahımızdır” diye devam ediyordu… “Satın alarak yediğiniz ürünlerin nereden ve nasıl geldiğini bilmek istemeyişiniz, işimizi kolaylaştırıyor” diyordu pazarlama uzmanı. “Böylelikle, nereden ve nasıl geldiğini öğrenmeniz halinde aslında hiç de hoşunuza gitmeyecek ürünleri sizlere kolaylıkla satabiliyoruz” diyordu…

İşte “hayatımı değiştiren” sözcükler bunlar oldu… “Doymak” için kendi türümüz dışındaki tüm canlı türlerine reva gördüğümüz korkunç uygulamalarla tanışmam ve bu uygulamalardan dehşete düşmem, beslenme alışkanlıklarımla ilgili her şeyi yeniden düşünmeme yol açtı.

Dudak ucunuzda beliren müstehzi gülümsemeyi görür gibiyim… Ama erken bir gülümseme bu… Zira beslenme üzerine birkaç şey okuyup “aydınlanmış” ve bunları izleyen her ortalama kentli, orta yaşlı, beyaz yakalı gibi bir anda vejetaryan ya da veganlığa karar vermiş değilim…

Henüz ne olduğumu bilmiyorum… Bir yanda yıllardır kanıksadığım beslenme alışkanlıklarım, bir yanda ise yeni yeni öğrenmekte olduğum gıda gerçekleri… Alışkanlıkları, bağımlılıkları değiştirmenin en azından kendi adıma hiç de kolay olmadığını biliyorum.

Şimdi sorunum şu… Öğrenmeye başladıklarımla yaşayabilir miyim? Sahanda görmeye bayıldığım yumurtaların geldiği besi çiftliklerinde erkek civcivlerin akıbetini düşünmemeye çalışarak ekmeğimi o kayısı kıvamındaki yumurta sarısına bandırabilir miyim örneğin? Ya da iyi pişmiş bir bifteğe çatalımı saplarken, o süt danasının tek bacağından asılı olarak kesimhanedeki son dakikalarını düşünmeden edebilir miyim?...

Neye nereden ve nasıl başlayacağımı ve nereye varacağımı bilmiyorum. Bildiğim tek şey, artık eski alışkanlıklarımı sürdüremeyeceğim…

İsterseniz orta yaşlarındaki bu adamın beslenmeye ilişkin kendini sorgulamasını izleyebilirsiniz… Ne yazık ki kimseye “ahkâm kesecek” bilgilere sahip değilim… Sadece öğrendiklerimi ve deneyimlerimi paylaşabilirim… Bu satırlar bu amaçla yazılıyor… 

Sinan Dirlik, İstanbul, 14.06.2014

devamı için:---> Matrix!

Son DüzenlenmePazartesi, 16 Haziran 2014 18:34
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)
  • Emre

    Çok güzel bunları paylaşmanız. Ben de bahsettiğiniz vidyoyu izledim. Ondan bir yıl önce de Samsara adlı belgeselde hayvan katliamına şahit olmuştum. Şimdi vejetaryenim ve glutensiz besleniyorum. Ve çok daha mutluyum. Sadece vicdanım rahat olduğu için değil. Kendimi daha sağlıklı hissediyorum. Evet muhteşem lezzetli yemekler onları yerken çok keyif verebiliyor. Ama tıpkı diğer bağımlılıklar gibi sonrasında (ve hatta öncesinde) açtıkları hasarla yaşamak durumunda kalıyoruz. Bunu net görüp ikna olduktan sonra seçmesi çok daha kolay.

    yazan Emre Perşembe, 19 Haziran 2014 03:20 Yorum Linki

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık