Resmi Tarih ve Korkularımız...

12 Eylül faşizminin koyu karanlığında dünya edebiyatı ve sinemasının, o ağır sansür ortamına rağmen hayatımıza sızdırabildiği ışığa sarılan bizim kuşak için “La Historia Oficial” (Resmi Tarih) unutulmaz yapıtlardan biriydi.

Arjantin’de orta sınıf huzuru içerisinde tarih öğretmenliği yapan Alicia’nın “öğrettiği tarih” ile öğrencilerinin ve toplumun yaşadığı “gerçek tarih” arasındaki derin uçurumu keşfetme serüveni heyecan vericiydi. Yaşadığı güvenli ve sokaktan kopuk orta sınıf hayatında Alicia, askerlerin yazdığı “resmi tarihin” gerçekliğinden son derece eminken; “imanıyla” dalga geçen öğrencileri aracılığıyla tanıştığı “öteki tarihi” keşfettikçe, hayatını güvenli ve konforlu kılan ne varsa hepsiyle bağlarını kopartmasına yol açacak büyük sarsıntıya yuvarlanmıştı.

Resmi tarihin ilüzyonuyla hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışanların dramı, o güne dek hiç duymadığı gerçek insanların, gerçek hikâyeleriyle karşılaştıklarında başlar. Çetin bir yüzleşme ve hesaplaşmadır bu. Üstesinden gelebilmek için insanın önce vicdanını sarmalayan kalın kabukları tek tek soyma cesaretini göstermesi; ardından, ortaya çıkan çıplak gerçekle yüzleşmenin yarattığı dehşetli sarsıntıyla baş edebilmesi gerekir. Kimimiz derin bir utanç ve teessür duygusuyla bizi daha da içine çeken labirentin karanlık dehlizlerine yönelir, aklımızı ve vicdanımızı bu yepyeni deneyime açarız. Kimimiz ise bütün konforumuzu alt üst eden yeni gerçeklik karşısında hırçınlaşır, kendimizi o alışageldiğimiz güvenli alana atmak için uğraşırız. Zira biliriz ki, bilmek ağır bir yük bindirir insanın yüreğine ve omuzlarına. Bilmenin de yetmediği bir çizgi başlar… Artık biliyor olmanın o kaçınılmaz sonucuyla karşı karşıya kalırız: Bedel ödemek!

Bizi düşünmenin ve günün sonunda taraf olmanın, bedel ödemenin yükünden kurtarmaya hazır “resmi tarih”, kahramanlıklarla dolu şanlı bir geçmişe sahip yüce bir toplumun parçası olma ayrıcalığının da ötesinde; sıradan, fakat bir o kadar da güvenli hayatlarımızı “matah” kılacak argümanlarla donatır. Güçlü bir “biz” duygusuna sahip oldukça, “bizi” yok etmeye kararlı düşmanların tehdidi karşısında, çoğullaşabildiğimiz yegane alana, “resmi tarihe” sığınarak koruma ve korunma güdümüz keskinleşir. Resmi tarihin başarısı da buradadır zaten… O, ürettiği düşmanlar aracılığıyla temel içgüdülerimizin en temel olanına, “yaşama” güdümüze saldırarak bizi kendi güvenlik alanı içerisine hapseder… Milliyetçilik dediğimiz şey tam da budur… Üyesi olduğumuz toplulukla gurur duymak, gurur duydukça onunla bütünleşmek ve bu topluluğun güvenlik alanına tehdit oluşturduğuna inanılan unsurları şeytanlaştırmak, düşmanlaştırmak… Milliyetçilik, kendi ürettiği resmi tarihle beslenerek büyür ve salgıladığı zehirli süt, bireylerin, toplumun zihnini bulanıklaştıran bir uyuşturucuya dönüşür…

Anadolu coğrafyasının gerçek anlamda tekleştirildiği, Türkleştirildiği milad olan 1923 sonrasında egemenlerin ürettiği resmi tarih, bize üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir huzur ve güven adasında yaşadığımızı öğretti. “Bir Türk Dünyaya Bedeldir” den “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” a, oradan “en iyi Kürt, ölü Kürt’tür” e uzanan çizgide yeterince “beyaz, laik, Türk ve Sünni-Müslüman” olmayan herkesten kuşku duymayı “öğrendik”. Kuşkumuz, resmi tarihle beslenen güçlü bir imana dönüştükçe, birlik ve beraberliğimizi, huzur ve güvenimizi bozmaya yeminli iç ve dış düşmanlara nefret duygusuyla yaklaşmamızın zeminini yarattı. Öyle bir gün geldi ki, kulaklarımız ve vicdanımız resmi tarihin bizi o hep güvenli alana çeken söylemine teslim oldu. Kürtlerle, Ermenilerle, Rumlarla ve yedi düvele yayılmış düşmanla ilgili “başka gerçeklerden” söz edenlerin lafını ağzına tıkmaya, onu edinilmiş nefretimizde boğmaya teşne hale geldik…

Vicdanın o kıldan ince kılıçtan keskin Sırat köprüsünde, kulağımıza aykırı gerçekleri fısıldayanlara duyduğumuz öfke bundan. Kim sever ki, o güne dek inandığı, doğruluğundan kuşku duymadığı “bilgilerin” külliyen bir resmi tarih üretimi olduğunu patır patır söyleyenleri?

Bakmayın artık Pandora’nın kutusunun açılıp, içindekilerin ortalığa saçıldığı bugün Türkiye’de başka bir tarihin, utanç sayfalarıyla dolu bir tarihin varlığından söz ederkenki pervasızlığımıza… Bugünün bedeli çoktan ödendi çünkü… Daha “kart kurt” aşamasında bile değilken resmi tarihin karşısına dikilip “bu coğrafyanın kadim halklarından biridir Kürtler” diyerek ömrünü hapislerde geçirmiş bir İsmail Beşikçi karşısında bugünün “cesaretinin” (evet tırnak içerisinde!) ne hükmü olabilir ki?

Her toplumun, resmi tarih karşısında o güne dek söylenmemiş, söylenememiş gerçekleri cesurca seslendirecek namuslu insanlara ihtiyacı var… Tıpkı bugün Kıbrıs’ta “Ben ne kahramanım, ne mağdurum. Ben sadece bu ülkenin hakikatlerini dile getirme cesareti gösteren bir insanım ve sözlerimin de sonuna kadar arkasındayım. Bu sadece benimle ilgili bir mesele değil. Bu, ülkenin tarihiyle yüzleşebilmenin yolunu açabilmektir” diyen Doğuş Derya gibi…

Kucaklayıp, pamuklara sarmak gerekir Doğuş Derya’yı… Ve ona saldıranları da “anlayabilmek” gerek… İsa Peygamberin dediği gibi: “Bağışla onları Baba! Bilmiyorlar!”… Onların resmi tarih ilüzyonundan kurtulabilmeleri ise ancak Doğuş ve Doğuş gibilerin çoğalması ve seslerinin daha da güçlenmesiyle mümkün… Diyeceğini dedi Doğuş… Şimdi onun sözlerini çoğaltmakta sıra…

24 Aralık 2014, GazeddaKıbrıs

Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık