Dış Kapının Profesyoneli!

Cenk Mutluyakalı 19 ekim tarihli yazısında ne de güzel söylemiş: “Bu ‘köşe yazarlığı’ fena iş... Çünkü kolayı vardır, mesela “Kıbrıs'ı Türkiye'ye göbekten bağlayacağız” diyen adama “hade ordan yürü işine çekersin” alkışın bol olur... “Ağzına sağlık” derler... Oysa birkaç satır “gerçek” yazarsan, o zaman ağzına ederler (!)”

Hayatını gazetecilik ve köşe yazarlığı ile idame ettirenler için daha zor bu işler. Benim gibi olunca iş kolay. Kimseye hesap verme, köşenden/gazetenden kovulma, maaşının kesilmesi gibi dertler olmayınca özgürce yazma fırsatı doğuyor. Az şey değil bu…

Takip edenler biliyor, Yeni Düzen’e yazmaya başlamadan çok önceki yıllara dayanıyor yazma hikayem. Son bulma kararı da tam da bu özgürlük içindi. Yazdıklarım sansürlendiği için değil, CTP’nin kurduğu bir gazetede CTP içerisindeki bazı anlayışları eleştirmeyi doğru bulmadığım içindi.

Şimdi kendi web sitemde, okunma/okunmama derdi gütmeyen ve sadece kendimi bağlayan yazılar yazıyorum. Yani CTP’nin kurduğu, her sabah çoğunlukla CTP’lilerin evine giren bir gazete ve yine çoğunlukla CTP’lilerin “tıkladığı” bir sitede yazmıyorum. Yazdıklarımı sosyal medyadaki kendi çevrem dışında paylaşmıyorum. Herhangi bir yerlere yayınlansın diye de göndermiyorum. Yani sevgili arkadaşlar, “sizin imkanlarınızla sizin tabanınıza seslenmek” gibi bir kolaycılığa yeltenmiyorum…

Bunların bilinmesinde yarar var. Zira tam da Cenk’in işaret ettiği gibi, CTP’yi değil ama CTP içerisinde hakim olmaya çalışan bazı anlayışları eleştiriyor olmamdan rahatsızlık duyulmaya, itirazlar yükselmeye başladı.  

İtirazlara itirazım olmadı hiçbir zaman. Cevap hakkını kutsal bildiğimden, yazdıklarımı en sert biçimde eleştiren görüşlere de bizzat kendi sitem ve sosyal medya sayfalarımda sansürsüz biçimde rahatlıkla yer verdim, vermeye de devam edeceğim.

Yazılara çok sayıda mail ve mesaj geliyor. İlginç olan şu ki, “bizim açıkça söyleyemediklerimizi söylüyorsunuz” diye başlıyor söze insanlar.

Ne tuhaf değil mi? Özgürlükçü bir partide canlı ve bence sağlıklı bir tartışma ortamı var ve fakat insanlar şu ya da bu nedenle görüşlerini açıkça ifade etmekten çekiniyor ve “dış kapının mandalı” bir Türkiyelinin yazılarını paylaşarak veya ona teşekkür mailleri yollayarak “sessiz desteklerini” gösteriyorlar.

Ne ilginçtir ki 4 yıl boyunca Yeni Düzen’de yazmamdan rahatsızlık duymayan, yazılarımı eleştirmeyen bazı arkadaşlar şimdi “kim olduğumdan”, CTP ile geçmişteki ilişkilerime kadar her şeyi “hatırlamaya” başladılar. Onlar, diğerleri gibi doğrudan bana yazarak, benimle temas kurarak değil, sosyal medyada çeşitli özel ve kapalı gruplarda yürütüyorlar bu tartışmayı.

Yeni Düzen gibi geniş bir okuyucu kitlesine sahip bir yayın organındaki “mis gibi köşeyi” bırakıp kendi web sitesinde yazmayı seçmiş birine karşı tuhaf bir önem atfetme ve tuhaf sorgulamalar bunlar.

Kıbrıs’ta CTP’ye saldıran onca kalem varken, CTP’nin ruhunu ve felsefesini savunan birine saldırmak için, hele ki o kişi Kıbrıslı bile değilken, hele ki o kişi “partili” bile değilken ve hele ki o kişinin parti içi bir kariyer hedefi, “devlette” müdürlük, memurluk gibi bir imkanı söz konusu bile değilken…

Benimle ilgili herşeyin yanıtını benden rahatlıkla alabileceklerini bile bile “ortaya karışık” itibarsızlaştırma cümleleri atmak kimin ne işine yarar bilmiyorum.

Ancak işi “2012 Aralık ayında kendisinden hizmet alımına son verilince CTP’ye karşı tavrı değişti” demeye vardıracak kadar şuursuzlaşanlara sözüm şu ki, beni vaktiyle “onursal üyeniz” yaptığınız beyzadelerle sakın ola ki karıştırmayın!

Onun yerine Kasım 2012’de partinin üst düzey yöneticilerinin hazır bulunduğu toplantıda benim ne yaptığımı ve ne söylediğimi sorun kendilerine.

Elbette hiçbir zaman o toplantıda nelerin yaşandığını asla yazmayacağım. Sanırım şu kadarını bilmeniz yeterli. CTP’ye “mevcut yönetim anlayışı devam ettiği sürece” profesyonel danışmanlık yapmama kararı bana aittir. Diğer detayları o toplantıda hazır bulunanlar isterlerse anlatırlar size.

Daha da merak ettiğiniz detaylar varsa onları da sorun derim ben. Sorun ki bundan böyle “dış kapının profesyoneli” imalarında bulunurken biraz düşünün. Vaktiyle bir CTP yöneticisinin sendikacılara kullandığı dili eleştirdiğimde “CTP’nin para verdiği profesyonel nasıl olur da bir CTP yöneticisini eleştirebilir” diyen bazılarına dediğim gibi, “parasıyla” değil bu işler…

Ben de bilmiyorum neden ve ne zaman “aileden” sayıldığımı ama bu “sen ailedensin” yaklaşımı ile her düzeyden CTP’li dostumla görüş alışverişinde bulunma şansım hep oldu.

Benimle hasbelkader görüş alışverişinde bulunan tüm CTP’liler bilir ki kimle ne konuştuysam, yazıştıysam onunla aramızda kalır. Bu güven, CTP’de “aynı kapta kaynamaz” denilen herkesle iyi, dengeli, karşılıklı saygı ve güvene dayalı bir ilişki kurmamıza neden oldu. Şanslıyım bu yüzden. Her ne kadar birileri benim “birilerinin adamı” olduğumu zaman zaman ima etmeye çalışsa da bakın buradan da söylüyorum: CTP içerisinde hiçbir kişi ya da grubun “adamı” değil, bütün olarak CTP’nin dostu olmaya özen gösterdim. Bu, bana sınırsız bir ifade özgürlüğü sağladı. Herkese bunu tavsiye ederim.

CTP’nin aslında yapısal probleminin kişiselleştirilmiş kavgalar içerisinde güme gittiğini, hak ettiği “kurumsal yapılanmayı” bir türlü sağlayamadığını dün de bugün de söylüyorum. Bu problemlerin aşılması için pek çok öneriyi dikkate alınıp alınmamasını yine CTP yöneticilerine bırakarak yazılı ve sözlü olarak yaptım. Bunun da ötesinde ideolojik ve politik olarak eleştirilerimi de dile getirmekten çekinmedim.

Bizim ilişkimiz “ne kadar köfte o kadar ekmek” ilişkisi olmadı hiçbir zaman. Profesyonel olarak her davet edildiğimde “şu, şu, şu konulardaki Türkiye politikalarına karşı yaklaşımınız nedir?” sorusunu her zaman yöneltmiş ve CTP yöneticilerinin Türkiye ve Türkiyelilerle ilişkilerine dair duruşlarının netleştirilmesini talep etmişimdir. CTP’nin Türkiye siyasetini her şeyin önünde bir ideolojik-politik mesele olarak görüyorum. Karşılıklı saygıya dayalı, kişilikli, dik duran bir siyaset her dönemde kırmızı çizgim oldu.

Karnımdan konuşmayı sevmediğim için de doğru ya da yanlış, fikirlerimi her zeminde açıkça ifade ettim:

Mevcut yönetimin Türkiye siyasetini “net” bulmuyorum. Mevcut yönetimin ekonomik, sosyal, siyasal programını net bulmuyorum. Mevcut yönetimin sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkisini net bulmuyorum. Mevcut yönetimin ideolojik olarak partiyi nerede konumlamak istediğine dair bir netliğe sahip olduğunu da düşünmüyorum. Doğru ya da yanlış, bunlar benim görüşlerim…

CTP’de “teşkilat savaşları” bugünün konusu olmadığı gibi, gençler-yaşlılar tartışmaları da bugünün meselesi değil. Dün de vardı, bugün de var. Umarım yarına taşınmaz bu anlamsız kör döğüşü. Ama kimse sütten çıkmış ak kaşıklık yapmasın. Belirli isimleri kavga ettikleri gerekçesiyle yaylım ateşine tutanların kimlerle ne kavgalar ettiklerini ve etmekte olduklarını, kimlerin önünü kesmek için ne uğraşlar verdiklerini bilmiyor değilim. Onlar da o anlamsız kavgaların son bulması için benim ne kadar uğraştığımı iyi biliyorlar. Ne zaman Kıbrıs’a geldiysem insanları kalabalık sofralarda buluşturmaya çaba gösteren bendenize kimse ahkâm kesmesin.

Bazı arkadaşlar “parasıyla değil mi? bakmayın şimdi CTP’yi eleştirdiğine, yarın ikilm değişir Sinan’ın yazıları da değişir” e kadar vardırmışlar işi…

Peki…  “iklim değişir, şehre bir film gelir” ise ne olur? Söyleyeyim size…

İçten pazarlıklı, uzun vadeli hesaplar yapan bir kişi benim şu anda yaptığım şeyi yapmaz. “Aman ha kimseyi küstürmeyeyim, aman ha kimseyle ters düşmeyeyim, yarın öbür gün işim düşer” hesabı yapanlar karnından konuşur sadece. Böyle adıyla sanıyla, açıkça çıkıp da kalem oynatmazlar. Onun yerine, gizli yazışmalarla, gizli ittifaklarla iş yürütürler. Gün ola işleri bozulduğunda da eski onursal üyeleriniz gibi CTP’ye yaylım ateşine başlarlar.

Bu satırların yazarı ise CTP’ye en ağır saldırıların yapıldığı ortamlarda bile toz kondurmaz. Çünkü CTP ayrı şeydir, CTP içerisinde katıldığım ya da katılmadığım anlayışlar arasındaki itişmede “pozisyon belirlemek” ayrı şeydir.

Bu satırların yazarının “aldığı pozisyon” açık ve nettir.

Her birini “hâla hem kişisel hem siyasi olarak çok sevip beğendiğim” bazı genç CTP’lilerin katılmadığım görüşlerine ilişkin düşüncelerimi belki “aşırı samimi bir dille” tartışmaya devam edeceğim.

2003 Aralık ayından 2012 Aralık ayına kadar ekşinin altında nasıl konuştuysam, genç arkadaşlarla yaptığım sohbetlerde nasıl konuştuysam aynı üslupla. Çünkü diplomasi endişeleri ya da parti içi hesaplarla hiçbir zaman konuşmadım

CTP’nin özgürlükçü, sosyalist bir parti olarak değerlerine sahip çıkılması kırmızı çizgidir. Ha, CTP kadroları oturur bu çizginin sağına, daha liberal, daha merkezde bir çizgiye yönelmeyi elbette tercih edebilirler. Bu CTP kadrolarının vereceği bir karardır. O zaman benim için üzerinde konuşacağım bir CTP de kalmaz.

Yani arkadaşlar, CTP kurultayı özgürlükçü sosyalist kimliğinden vazgeçip bir “merkez parti siyasetine” yol verirse, emin olun bir daha ağzımdan CTP’ye dair hiçbir şey duymazsınız. Ama o güne kadar… O güne kadar sevgili dostlar, CTP’nin sosyalist özü kabul ettiğim kuşağa olan gönül bağımı, gençlerine olan umudumu dillendirmekten kaçınmayacağım. Çünkü CTP’nin kuşakları sadece birer “kuşak” değil, CTP’nin değerler manzumesidir. Tüm doğruları ve tüm yanlışlarıyla…

Meseleyi kuşak çatışmasına indirgemek, yaşanmakta olan süreci doğru anlamamak olur kanımca. CTP içerisinde yaşanan “itişme” bazılarının ileri sürdüğü gibi “kişisel” değildir. Tam tersine, partinin ideolojik yönelimi temelinde yaşanmaktadır her ne yaşanıyorsa. Ve bu kötü bir şey de değildir. Dünyadaki tüm sol-sosyalist partilerin yaşadığı bir süreçtir bu ve bu sürecin nasıl tamamlanacağına karar verecek olan CTP’lilerdir.Ve evet Özgürlükçü sosyalist değerler ile merkezci liberalizasyon eğilimleri arasındaki ideolojik-politik tartışmada elbette özgürlükçü sosyalizmden yana tarafım. Buradaki turnusolum da ekonomik, sosyal, siyasal reçetelerdir.

Eğer rahatlatıcı olacaksa söyleyeyim: Türkiye’de çok farklı siyasi kişi ve kuruluşlara da hizmet veriyorum zaman zaman. Onlarla da tıpkı CTP’ye olduğu gibi “duymak istediklerini” değil “dışarıdan ve içeriden bakmaya çalışarak, tahmin edebileceğinizden çok daha sert ve uç görüşlerimi” paylaşıyorum. Zira “kötü malı tatlı dille” satmak her ne kadar başarı şansı yüksek bir pazarlama tekniği ise de bu benim ve arkadaşlarımın yöntemi olmadı hiçbir zaman… Dolayısıyla “iklim değişikliklerine” göre değil, kendi duruşuma göre ayarlarım dilimi ve kalemimi… Siz iyisi mi parti içi dengelere göre ayarladığınız kendi dilinize, kaleminize bakın.

Sözün kısası, bazılarınız için öyle olsa da ben ve arkadaşlarım için “müşteri her zaman, her koşulda haklı değildir”… Kaldı ki CTP “müşteri” değil, Kuzeyiyle Güneyiyle Kıbrıs’ın, Türkiye ve Yunanistan’ın ortak umudu bir partidir… O öyle kalmak, öyle ilerlemek, öyle serpilip gelişmek istediği sürece…

Kıbrıs meselesi, Türkiye’nin Kürt meselesi kadar derin ve “yumuşak” dokusudur. Kürt meselesi belirli bir raya girdi. Kıbrıs meselesinin de o raya girebilmesi sadece Kıbrıs’ın değil Türkiye’nin rahatlaması için elzemdir. Kıbrıs hassasiyetimin temelinde yatan da budur. Türkiye’nin tıpkı Kürtlerle olan ilişkisindeki zehrin boşaltılması gibi Kıbrıslı Türklerle olan ilişkisinin de zehrinin boşaltılması… CTP en azından şu an için bu zehrin boşaltılmasına katkı koyabilecek en güçlü neşter olduğundan CTP’nin güçlü, kitesel, özgürlükçü sosyalist kimliğinin korunup geliştirilmesi her zamankinden daha önemli… O yüzden sanmayın ki CTP de kimin başkan olacağı, kimin hangi makama geleceğiyle ilgileniyorum. Bana ne bundan?

Benim meselem bundan ibarettir ve sizin hoşunuza gitse de gitmese de “dış kapının mandalı” sıfatıyla da olsa doğru bildiklerimi yazmaya devam edeceğim. Bu böyle biline…

Öğeyi Oyla
(5 oy)
Bu kategoriden diğerleri: « Kurt Kocayınca... Çözüm mü Dediniz? »

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık