Bundan Sonrası...

Eroğlu-Denktaş ittifakı kazandı. Sokaktaki adamın duygusal reaksiyonlarının olması normaldir ama 19 nisan’dan itibaren gerek Kıbrıs, gerek Türkiye ve gerek dünya için tüm hesapların revize edildiği yeni bir dönem başlıyor.

Türkiye 2003 yılından itibaren AKP’nin proaktif dış politikası doğrultusunda Kıbrıs’ta çözüm rüzgarlarının estiği bir dönem başlatmıştı. Rauf Denktaş’ın büyük tepki verdiği ve engellemek adına vaktiyle kendisine en ağır hakaretleri eden çevrelerle kolkola girmek pahasına mücadele ettiği bu sürecin aslında bir stratejinin değil tamamen taktik bir faaliyetin sonucu olarak başladığı anlaşılıyor… Türkiye, 2003-2010 arasında, BM ve AB’nin sıkıştırmaları karşısında soluklanabileceği taktik bir operasyonu yürütmüş ve risk alarak başlattığı bu operasyonu başarıyla yönetip, başarıyla tamamlamışa benziyor.
 
2003 yılına kadar “işgalci” ve “uzlaşmaz” görüntü sergileyen, bu görünümü ile de uluslar arası alanda büyük sıkıntılarla boğuşan Türkiye, AKP’nin risk almasıyla birlikte Kıbrıs’ta süreci Rum yönetimi ve Yunanistan aleyhine çevirmeyi başardı. Türkiye’nin “derin” taktik siyasetini kavrama kapasitesine sahip olmayan kaba milliyetçilik ve çıkar çevreleri, Kıbrıs’ta yürütülen operasyonu zaman zaman zora sokacak girişimlerde bulunsalar da, kabul etmek gerekiyor ki AKP son derece iyi bir iş çıkardı.
 
Gelinen noktada kimsenin Türkiye’ye söyleyebilecek bir sözü kalmamıştır. Türkiye, 2003’ten 2010’a kadar tam 7 yıl BM, AB ve Rum yönetimine “avans” vermiş, hiç biri bu “elverişli ortamı” değerlendirebilme becerisi gösterememiştir. Kıbrıs’ın Kuzeyinde çözümden yana bir hükümetin ve çözümden yana bir liderin iş başında bulunduğu, önü bizzat Türkiye tarafından açılan bir süreç BM, AB ve Rum yönetimi tarafından heba edilmiştir.
 
Türkiye’yi mutsuz edecek bir sonuç mudur bu? Kuşkusuz hayır. Türkiye 7 yıl boyunca “barışçı” görüntü vermiş ve bugün “barış elimizi havada bıraktınız kardeşim, elimden geleni yaptım, anlamadınız, kusura bakmayın artık” diyebilir duruma gelmiştir. Üstelik görüntü olarak Kıbrıs’ın kuzeyindeki “devlet” artık eni konu “Türkiye’den bağımsız kararlar verebilen” bir imaja sahip kılınmıştır. Öyle ya, “müdahalesiz seçimlerle” Kıbrıslı Türkler önce çözüm yanlısı bir lideri iş başına getirmiş ancak barış eli havada kaldığından yine kendi iradesiyle bu kez “çözüme inanmayan” bir liderle yola devam etme kararı almıştır. Bundan sonra Türkiye, süreç her tıkandığında “eh uyarmıştık sizi, vaktiyle çözüm yanlısı lider varken uzlaşsaydınız, buna söz geçiremiyorum ben” diyebilecek ama aynı zamanda “söz dinlemez Eroğlu” ile al gülüm ver gülüm eski statükoyu bal börek sürdürebilecektir. Sürecin detayları ilerleyen dönemlerde daha iyi anlaşılacaktır ama özellikle AKP'nin ve Türkiye'nin bu sürece ilişkin Kıbrıslı Türklere vermesi gereken bazı yanıtlar olduğu muhakkaktır... Bunlar önümüzdeki sürecin tartışma konusudur...
 
Sürecin suçlusu ortadadır:
 
2004’te BM planına Evet denmiş ancak Rum tarafının Hayır’ı karşısında BM bugüne kadar tek bir adım atmamıştır. AB, izolasyonları gevşetecek, Kıbrıs Türk halkına soluk aldıracak tek bir adım atmamıştır. Ve nihayet Rum yönetimi, karşısında büyük bir özveriyle çözüme yönelen Kıbrıs Türk Halkını ve çözüme bütün kalbiyle inanan bir lideri, M. Ali Talat’ı yüreklendirecek en küçük bir adım atmamıştır. Artık kimse ne Türkiye’yi ne de Kıbrıs Türk Halkını bundan sonra olabileceklere ilişkin suçlayacak durumda değildir. Hele ki Hristofias, 70 küsur görüşmenin sonunda kerhen bile olsa “uzlaşmaya doğru gidiyoruz” deme tenezzülünde bulunmadığı bir barış sürecini dinamitlemiş bir lider olarak bundan sonra tek kelime etme hakkına sahip değildir. Çözüm İstasyonunda tam 7 yıl bekleyen tren, bağıra bağıra kaçmıştır…
 
Hristofias ve Rum yönetimini mutsuz edecek bir sonuç mudur bu? Kuşkusuz hayır. Her fırsatta “Ankara’nın kuklası” olmakla suçladıkları, samimiyetine bir türlü inanmadıkları ve muhatap almak istemedikleri Kıbrıs Türk liderliği değişti işte. Ve Hristofias’ın da, Rum yönetiminin de üzerinden büyük bir yük kalktı. Şimdi bol bol barış ve çözüm isteyebilir, bol bol barış için dostluk eli uzatabilir ve her gün “uzlaşmaz Türk tarafından” yakınabilirler artık… Tıpkı Papadopulos gibi, Hristofias da “bir devlet teslim almış ve bir cemaat teslim etmekten” kurtulmuştur nihayet…
 
Bütün bunların sonunda olan Kıbrıs Türk halkına oldu her zamanki gibi. 2004’tekine benzer bir düş kırıklığı, ama bu kez çok daha travmatik etkileri olacağı, Kıbrıs siyasetinin haritasında derin değişikliklere yol açacak bir yeni döneme uyanacak Kıbrıslı Türkler.
 
Çözüm mücadelesi sekteye mi uğrayacak? Elbette hayır!
 
Belki işe siyasi formülasyonu yenilemekten başlamak gerekiyor. Çözümün motor gücünü bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Kıbrıs solu üstlenecek. Ama bir farkla… Çözüm artık dünkü kadar yakın değil. Dolayısıyla Kıbrıs Türk Solu, bugüne kadar her türlü güncel problemi öteleme gerekçesi oluşturan “çözüm” kavramını yeniden ele alarak, içeriğini yeni argümanlarla doldurmak zorundadır…
 
Çözüm dünkü kadar yakın değildir evet ama Kıbrıslı Türklerin iş, aş, özgürlük, demokrasi ve barış özlemleri yarın, dünden daha yakıcı biçimde kendisini hissettirecektir.
 
Yarından başlayarak “çözüm” kavramı Kıbrıs’ın gençleri, kadınları, erkekleri, çalışanları, esnafları, sanayicileri için “yeterince motive edici” bir kavram olmaktan çıkacaktır. Çözümün yeniden bir motivasyon kavramı haline gelebilmesinin yolu, onu bugünden yarına yakınlaştıracak ve ete kemiğe büründürecek güçlü bir “özgürlükçü, merkeze açık sol” siyasetin üretilerek Kıbrıs Türk halkının mücadele birliğini yeniden örebilme becerisidir.
 
Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde CTP, TDP, BKP arasında son derece önemli bir eylem birliği zemini oluşmuş ve 3 parti de bu eylem birliğinde başarılı bir sınav vermiştir. Bu eylem birliğine 19 nisan’dan itibaren yeni bir boyut kazandırmak, güçlü bir birleşik cephenin kurumsallaşmasını sağlamak çok hayalci bir yaklaşım mıdır? Ancak böyle bir yakınlaşma, Kıbrıs Türk halkının barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde “AKP’ye, Türkiye’ye bile bel bağlamak durumunda kalmanın” önüne geçebilir…
 
Geçen 7 yıllık dönemde sendikaların son derece kötü sınav verdiğini bir kez daha vurgulamaktan kaçınmayacağım. Hoşlarına gitsin ya da gitmesin, sendikaların “Çözümü sağlamaya en yakın” siyasetin odağı olan CTP Hükümetlerine karşı sendikalar son derece sabırsız, insafsız ve saldırgan bir tutum sergiledikleri gün gele daha iyi anlaşılacak ve Eroğlu-Denktaş “bütünlüklü iktidarında” CTP Hükümetleri mumla değil projektörle aranacaktır… Elbette yeni dönemde, o dönemin demokrasisinden, sendikal gücünden eser bırakılırsa… O dönemden bugüne uzanan soğukluklara derhal son verilerek sol partiler ve sendikalar ile sivil toplum kuruluşları arasında yakın işbirliği ve eylembirliğine gidilmezse bunun bedelini Kıbrıs Türk halkı ağır biçimde ödeyecektir… Önce evlatlarını göçe vererek… Ardından da mücadele edebilecek bir çözüm olasılığının tümden ortadan kaldırılmasıyla…
 
Kıbrıs’ın yeni dönemi gündemimizi işgal etmeye devam edecek…

Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık