Karşı Devrim Kazanamayacak!

24 Nisan’dan birkaç gün önceydi. İnönü meydanını dolduran onbinler, üzerlerine gelen ağır baskıya rağmen Lefkoşayı sloganlarıyla sarsıyordu: Kıbrıs’ta barış engellenemez!

30 yıl boyunca “Kıbrıs hapishanesine” kilitlenmiş bir toplum, zincirlerinden boşalmışcasına İnönü meydanına akıyor, tüm dünyaya barışa, demokrasiye, özgürlüğe olan açlığını haykırıyordu. O görkemli mitingin bir noktasında “Saraya Saraya” sloganı patladı. Onbinlerin muhteşem korosu, tek bir yürek, tek bir ses olmuştu… “Saraya Saraya, yürüyoruz saraya!”…
 
Saray Denktaş’ın sarayıydı. 1974’te bölünen adanın, tam bölünme noktasında, bölünmenin bekçiliğini yapan bir semboldü Silihtar… Denktaş, onlarca yıl boyunca adanın kuzeyini Eroğlu ile birlikte, Türkiye’nin derin güçleriyle kol kola al gülüm ver gülüm idare etti. 1974’ten bu yana Türkiye’de hükümetler, siyasi liderler değişti, darbeler yapıldı, muhtıralar verildi; dünya değişti, soğuk savaş bitti, Sovyetler yıkıldı, savaşlar barışlar yaşandı ama Kıbrıs’ın kuzeyinde Denktaş-Eroğlu ikilisinin yönetimi hiç değişmedi… Ta ki 2003’ün son günlerine kadar…
 
Yaklaşık 40 yıl boyunca sorgulanmayan, denetlenmeyen bir kapalı devre yönetim anlayışı hakim oldu adanın kuzeyinde…
 
Kıbrıs Cumhuriyeti Nikos Sampson’un faşist darbesiyle yıkıldı. Ancak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temellerinden yok etmeyi hedeflenen bu siyasal cinayetin suç ortağının Denktaş olduğu gerçeğini hiçbir zaman konuşamadık biz. 1950’lerden başlayarak adanın milliyetçi çatışmalara sahne olmasında Rum faşistlerinin ne kadar suçu varsa, bir o kadar da Denktaş ve şürekasının da suçlu olduğu gerçeğinin üzerini örttük… Eşit haklı olunan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıslı Türklerin “ayrılıkçı azınlık” olarak anılmasını sadece Rum faşistlerine bağlamak ve “ya taksim ya ölüm” sloganlarına kulak tıkamak tarihsel gerçekleri yok saymak anlamına gelir.
 
Evet Rum faşistler ve Yunanistan’daki albaylar cuntası adayı Kıbrıslı Türklerle birlikte yönetmek istemiyorlardı. Ama 1950’lerden itibaren toplumu adanın Kuzeyine doğru çekmeyi ve orada izole etmeyi başaran Denktaş ve şürekasının da Kıbrıs’ı rumlarla birlikte yönetmek istemediği aşikar.
 
Bütün bunlar Kıbrıslı Türklerin çok iyi bildiği, ama biz Türkiyelilerin “tonton Denktaş” fotoğrafı ve onun “tatlı hamasetinin” ardındakilerle ilgilenmediğimiz için asla farkına varmadığımız gerçekler…
 
Şimdi “Devletim, Egemenliğim” diyor ya Denktaş ve onun koltuğunun altında büyüyen Eroğlu; yıllar sonra aynı bayat nakaratla çıkıyor ya karşımıza, sorulacak çok soru var… Üstelik bu soruları artık sadece Kıbrıslı Türkler değil, bizlerin de sorması gerekiyor…
 
Denktaş sadece Rum faşistlerle kol kola Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yok edilmesine ve Kıbrıslı Türklerin tüm haklarının gaspedilmesine seyirci kalmakla yetinmedi… 1983’te “tek adamlığını” onlarca yıl daha sürdürebilmek için Kıbrıs Türk Federe Devleti (KTFD) yi de 12 Eylül cuntacılarıyla kol kola yok etti. Yıllar sonra dönemin dışişleri bakanı İlter Türkmen söylüyor işte: “KKTC, Denktaşın yeniden devlet başkanı olabilmesi için kuruldu!”
 
Hepimiz kandırıldık! Acı ama hepimiz aldatıldık! Türkiye’de de, Kıbrıs’ın kuzeyinde de…
 
Mide bulandırıcı bir sömürü düzeni, “Türkiye’nin ve Kıbrıs’taki soydaşlarımızın yüce çıkarları” maskesiyle yutturuldu hepimize… Oysa savunulan çıkarlar ne Türkiye ne de Kıbrıs halklarının çıkarıydı… Kıbrıs’ın kuzeyinde yaratılan “gri alanda” kurulan korku imparatorluğunun efendilerinin çıkarlarıydı savunulan… Nitekim bu korku imparatorluğundan nemalanan herkes, “milli çıkarlar” hamasetini büyütüp güçlendirerek barış isteyenlerin, çözüm isteyenlerin, daha fazla özgürlük ve demokrasi isteyenlerin, güvenli bir gelecek, iş ve aş isteyenlerin karşısına dikildi.
 
Korku imparatorluğu, varlığını sürdürmek için sınır tanımadı. İnsanlar sindirildi, sürüldü, işsiz bırakıldı, öldürüldü.
 
Bugün Denktaş ve Eroğlu’nun devletim dedikleri şey bu korku imparatorluğunun ta kendisidir.
 
Bugün Denktaş ve Eroğlu’nun egemenliğim dedikleri şey, Türkiye’deki derin güçlerle Kıbrıs’ın kuzeyinde kurdukları baskıcı rejimden başka bir şey değildir.
 
Bize yalan söylediler! Hala gözlerimizin içine baka baka yalan söylemeye devam ediyorlar.
 
KTFD kuruluş bildirgesine ve anayasasına aykırı olarak kurdular KKTC’yi… 12 Eylül Cuntacılarıyla birlikte kurdular ve 12 Eylül faşizminin sahte Danışma Meclisine onaylattılar. “Ayakta alkışladıkları” şey açık ve çifte kavrulmuş bir Anayasa ihlaliydi. Bunu demokratik bir ortamda yapamadılar, yapamazlardı… Ancak 12 Eylül cuntacılarıyla yapabilirlerdi ve yaptılar…
 
Kıbrıs’ın kaderine bakın siz… Kıbrıs Cumhuriyeti’nin faşist albay Sampson yıktı… KTFD’yi faşist generallerle birlikte yıktılar!
 
Bize yalan söylediler! Hepimizi yıllarca kandırdılar!
 
Dünyanın hiçbir “egemen” ülkesinde, “Büyükelçiliğinizi” Parlamento binasının tam karşısına ve onun iki katı büyüklükte kuramazsınız!
 
Dünyanın hiçbir “egemen” ülkesinde “Büyükelçilik” canı istediği “devlet kuruluşuna” telefon açıp “Elçilikten arıyoruz” diye talimat yağdıramaz…
 
Dünyanın hiçbir “egemen” ülkesinde “Büyükelçilik” yardım heyeti adı altında canının istediğine canı istediği kadar “ulufe” dağıtamaz… Tam 40 yıl bu böyle oldu Kıbrıs’ta…
 
Ve herşey 2004 yılından itibaren yavaş yavaş ta olsa değişmeye başladı… Denktaş ve Eroğlu’nun ve onların şürekasının dehşete kapıldığı, çılgına döndükleri şey budur… Denktaş ve Eroğlu’nu bugün “son kaleyi” ele geçirmek için didinmelerinin, yeniden kolkola girmelerinin nedeni budur…
 
Kıbrıslı Türkler 2004 yılından bugüne gerçekleştirdikleri olağanüstü değişimi yetersiz görebilir, azla yetinmek istemeyebilir, temiz özgürlük rüzgarlarının estiği dönemin esrikliğiyle aceleci, sabırsız davranabilirler… Ama unutmasın hiç kimse… Tam 40 yıllık taşlaşmış bir rejimi sarsmayı başardılar 2004’te…
 
Denktaş ve Eroğlu’nun “karşı devrim güçleri” aldıkları ağır darbeye rağmen yeniden toparlanıp, birleşip bu kez topyekün bir saldırıya geçtiler. Bu süreçte Kıbrıs’taki barış ve demokrasi güçleri ne yazık ki “karşı devrim güçleri kadar” organize davranamadılar. Elde ettikleri kazanımların, mevzilerin değerinin farkına varamadılar. Birlikte hareket etmeyi başaramadılar. Adanın kuzeyini sabırla ceberrut bir diktatörlükten demokratik ve katılımcı bir topluma dönüştürmek için yeterli zamanı tanımadılar birbirlerine…
 
40 yıllık bir diktatörlükten özgür ve katılımcı bir vatandaşlığa geçiş süreci dünyanın her yerinde sancılıdır… Bu süreçte elbette fikir ayrılıkları, tartışmalar, çatışmalar yaşanacaktır. Ancak barış ve demokrasi güçleri, “karşı devrim” saflarındaki her hareketliliği dikkatle izlemek ve “geriye dönüşü” imkansızlaştıracak “ortak adımları” atabilme yeteneğini göstermekle yükümlüdür…
 
18 Nisan’ı bu ölçüde önemli kılan da budur…
 
1974’ten 2004’e kadar ağır bedeller ödenerek sürdürülen barış ve demokrasi mücadelesi, 2009’da karşı devrimin atağıyla yara aldı… Şimdi karşı devrim, son darbeyi vurma telaşında… Son kaleyi ele geçirme kararlılığında…
 
2004 yılının nisan ayında, on binlerin yürüdüğü meydanları hatırlıyorum bugün…
 
Kıbrıs’la, Kıbrıslıyla henüz yeni yeni tanışmakta olduğum günlerdi. Güzel günlere, halklara, halkların o direngen, devrimci, tutkulu gücüne olan imanımın sarsıldığı günlerdi. O nisan gününde, kendimi hiç ummadığı bir anda kutsal topraklarda kaybettiği tanrısıyla burun buruna kalmış bir imansız gibi hissetmiştim… İşte, bitti denilen ne varsa o gün, orada yeniden başlıyordu inatla… Meydanın bir köşesinden onbinlere bakıp ağladığımı hatırlıyorum… Sanırım o gün aşık oldum ben.
 
Geride kalan 6 yılda Kıbrıs’ı ve Kıbrıslıları yakından tanıma fırsatı buldum. İtiraf etmem gerekirse, bu toplum beni her seferinde şaşırtmayı başardı. BM Planının oylandığı gün %65 Evet dediği gün de, 1 yıl sonra Denktaş’ın üzerine kocaman bir çarpı atıp M. Ali Talat’ı Cumhurbaşkanlığı sarayına taşırken de, 2009’da 30 yılın öfkesini bir kalemde çizip, UBP’yi yeniden iktidara getirirken de… Hep şaşkın gözlerle izledim Kıbrıslı Türkleri…
 
On yıllarca vesayet altında tutulmuş, acizleştirilmeye, “terbiye edilmeye” çalışılmış bir toplumun kendi iradesini oluşturmaya, kendi geleceği hakkında karar verme gücünü eline almaya çalışan bir “halka” dönüşme sürecini gözlemlemek muhteşem bir şey. Henüz hala katedilecek uzun bir yol var kuşkusuz. Ama Kıbrıslı Türkler artık dünün “güdülen”, “itilip kakılan” cemaati değil. Bu toplum 2004 yılında zincirlerini kopardı. Şimdi onu yeniden zaptetmeye, eskisi gibi kafesine kapatmaya ve “terbiye etmeye” uğraşanlar korkunç bir yanılgı içerisindeler.
 
Kıbrıs’ın kuzeyinde 2004 yılından beri bir “toplum” değil, bir “halk” var…
 
Ve 18 Nisan’da bu halk, 2004’te olup bitenlerin bir “çocukluk hastalığı” olmadığını, gerçek bir iradenin ürünü olduğunu gösterecek hepimize…

Öğeyi Oyla
(0 oy)
Bu kategoriden diğerleri: « Haydi Fark Yaratın! "Son Kale" »

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık