"En Az 3 Çocuk" mu dedi biri?

Dünyada insan nüfusu 19. ve 20. Yüzyılda dramatik biçimde artış gösterdi. BM verilerine göre 1802’de 1 milyar olan insan nüfusu, sadece 100 yıl gibi kısa bir sürede %100 artış göstererek 1927 yılında 2 milyara çıktı. 1961’de 3 milyar, 1971’de 4 milyar, 1987’de 5 milyar, 1999’da 6 milyara ulaşan insan nüfusu 2011 yılında 7 milyara ulaştı. 2014 yılı itibarıyla dünyada 7.2 milyar insanın yaşadığı tahmin ediliyor.

İnsan nüfusunun “kontrolsüz biçimde” çoğalma hızı ile doğanın kendisini yenileme ve artan insan nüfusunun artan ve çeşitlenen gıda ihtiyaçlarını karşılayabilme hızı örtüşmüyor…

Her yıl daha fazla su, daha fazla et, daha fazla tahıl talep ediyoruz. Din adamları, devlet adamları bize daha fazla ürememizi telkin ediyor. Yüksek ve genç nüfusla övünen siyasetçiler daha fazla asker, daha fazla işçi, daha fazla oy için bizden sürekli ama sürekli ürememizi istiyorlar… Ama biliyoruz ki kaynaklar kıt…

İnsanoğlunun nüfusuyla birlikte dünya ekonomisindeki büyüme de artıyor. 20. yüzyılın son yarısında dünya ekonomisinin 7 kat büyüdüğü söyleniyor. Ekonomik büyüme bütün devletlerin, siyasilerin ortak hedefi ve rüyası haline gelince, bütün toplumsal ekonomik yapı “büyüme odaklı” olarak kurgulanıyor. O kadar ki, 19. Yüzyılın toplam ekonomik büyümesinin sadece tek bir yılda, 2000 yılında elde edilen büyüme rakamları ile “aşıldığını” hesaplıyor bilim insanları.  

Doğal kaynakların hızla azaldığını, artık “büyüyen ekonomilerin” gereksinimlerini karşılamaya yetmediğini biliyoruz. Bu, “sıradan ve üzerinde düşünmeden geçebileceğimiz” bir bilgi değil. Son 50 yılda 7 kat büyüyen dünya ekonomisi karşısında doğanın sunabildiği kaynakları yenileyip büyütememesi, üstelik şuursuzca kaynak kullanımı nedeniyle bırakın aynı kalmayı, artık hızla tükenme noktasına gitmesi “sıradan çevreci hassasiyet” olmanın çok ötesinde… Kaynakların tükendiğini yaşayarak görüyor, hissedebiliyor, ölçebiliyoruz… Bu “kıyamet bilgisinin” vurgulanmasından, bu bilgiye sahip olmaktan hoşlanmıyoruz. Evet hepimiz tam da söylendiği gibi, “gönüllü cehaleti” tercih ediyoruz…

Beni asıl şaşırtan ebeveynler… Çocuk sahibi olmak istiyorsunuz. Bunun için gerekirse yıllar boyu uğraşıyor ve bir çocuk dünyaya getiriyorsunuz. Dünyadaki kaynakların, doğal yaşamın hızla tükendiği bilgisiyle… Kendi yaşam süreciniz içerisinde deneyimleme, hissetme, ölçümleme imkânına sahip olduğunuz bu yok oluş bilgisiyle dünyaya çocuk getirmek ve bu çocuğu bekleyen dünyayı değiştirmek konusunda sorumluluk almamak… Gerçekten şaşırtıcı…

Okuyucunun yüzünü ekşitip “ben ne yapabilirim ki?” dediğini görür gibiyim. Eh zaten bu sorunun yanıtının peşinde değil miyiz?...

Her neyse devam edelim…

Bilim insanları, son 50 yılda dünya ekonomisinin 7 kat büyümesiyle birlikte temiz ve içilebilir su kaynaklarının kullanımının 3 kat, deniz ürünlerinin kullanımının 5 kat arttığını söylüyorlar. Üretimde, ulaşımda, ısınmada fosil yakıt kullanımı nedeniyle atmosferdeki karbondioksit salınımının 4 kat arttığını, bu artışın küresel ısınmayı tetiklediğini, küresel ısınmanın başta sel felaketleri olmak üzere çok sayıda felakete yol açtığını ve bu felaketlerinin ekili tarım alanlarını, kentleri vurduğunu, gıda üretiminin giderek daha zorlaştığını da biliyoruz. Gıda üretimi zorlaştıkça, gıda fiyatlarının da artması cabası…

İlginç bir bilgi: 1950-1996 yılları arasında tahıl üretimi yaklaşık 3 kat büyüme kaydetmiş. Fakat sonra ne olmuş? 1996’dan itibaren tahıl üretiminde durağanlık ve ardından düşüş başlamış. Öyle ki 2002 ve 2003 yıllarında dünya genelinde tahıl piyasasında 100 milyon ton açığın (ki bu kayıtlara geçen en büyük açık olmuş) ortaya çıkması ve tüketimin üretimi aşmasıyla birlikte dünya tahıl stokları 30 yılın en düşük düzeyine gerilemiş.

İşin özeti şu: Tüm dünyada tahıl üretimi artık tüketimi karşılamakta zorlanıyor… Bu, önümüzdeki çok yakın dönemde buğday ve pirinç başta olmak üzere tahıl ürünlerinin fiyatlarının geometrik biçimde artacağı anlamına geliyor…

Buğday rekoltesi ve tahıl fiyatları gibi “sıkıcı” konulara boş gözlerle bakıp geçme eğilimindeki biz kentliler için daha da somutlayalım: Tahıl üretiminin düşmesi ve tahıl fiyatlarının yükselmesi tüm gıda ürünlerinin her geçen gün daha zor erişilebilmesi ve fiyatlarının da erişilemeyecek ölçüde artması anlamına geliyor. Sadece bu kadar da değil, tahıl üretiminin düşmesi, buna karşılık fiyatların artması toplumsal çatışmaları da tetikleyecek çok sayıda sorunu beraberinde getiriyor. Eskilerin deyişiyle, “ekmek ufaldıkça” kavga da büyüyor…

“Bütün bunlardan bana ne? Bütün bunların bizim tabağımızdaki etle, et yiyip yemememiz meselesiyle ilgisi ne?” diyebilirsiniz… Bekleyin… Oraya da geleceğiz… Daha yolumuz uzun…

En temel problemlerden biri temiz, içilebilir ve kullanılabilir su… 1 ton tahıl üretmek için 1.000 ton su kullanılıyor. Dolayısıyla bilim insanları temiz su ile gıda üretimi, su güvenliği ile gıda güvenliği arasında doğrudan ilişki kuruyorlar. Suyun %70’i sulamada, %20’si sanayiide kullanılıyor. Kentlerde kullandığımız suyun toplam su tüketimindeki payı %10. Hani su tasarrufu kampanyaları yapılıyor ya, “tasarruflu su kullanımı” ile kentlerdeki su kullanımı ibresini o da belki, 1-1.5 puan kadar değiştirebiliriz. Burada hatalı ya da eskimiş su şebekelerinden kaynaklanan kayıplardan söz etmiyorum bile… Fakat asıl büyük tüketim “sulama” alanında. Yanlış ve kontrolsüz sulama yüzünden yeraltı suları hızla çekiliyor. Tarım üretimi, yeraltı su kaynaklarının azalması, ısınmanın artması ile birlikte büyük bir krize doğru gidiyor.

Döndük mü yine aynı sarmala? Yaşam döngüsünü sağlamak üzere meşrulaştırdığımız üretim-tüketim biçimimiz, yaşamı imha çizgisine taşıyor bizi… Artan nüfus, daha fazla üretim için doğa kaynaklarını daha fazla ve daha hızlı tüketmek demek… Doğa kaynaklarının tüketilmesi ise yok oluş demek…

Bakın daha fazla nüfusu besleyebilmek için tarım üretimini artırmaya çalışırken, orman alanlarını imha ediyoruz. Bilim insanları dünya canlı türlerinin %90’ını barındıran ve dünyanın sadece %7 lik bir alanını kaplayan tropikal ormanları dakikada 36 hektar hızında şuursuzca imha ettiğimizi ve önümüzdeki 50 yılda tropikal ormanların neredeyse tamamının yok oluşunu göreceğimizi söylüyorlar.

Tropikal ormanların yok olmasının küresel ısınmanın artması anlamına geldiğini biliyoruz. Tamam, çok uzağız tropikal ormanlara… Fakat kendi ormanlarımızı da tarım arazisi açmak, büyük yatırımlar, kentler, havaalanları, tesisler kurmak için yok ediyoruz. Yeraltı su kaynaklarımızı yanlış sulama teknikleri ile hızla tüketirken, betona olan tutkumuz nedeniyle bozulan yağış rejimiyle gelen şiddetli yağışların da toprağın derinliklerine geçmesini engelliyoruz. Yağışlar beton veya çıplaklaştırılmış alanlardan kayarak denize karışıyor. Bu sorunu “ağaçlandırma kampanyalarıyla” aşabileceğimizi sanıyoruz fakat aslında “ağaçlandırma kampanyaları” dediğimiz şeyin “dekoratif malzeme üretiminden” ibaret olduğunu bilmek istemiyoruz. Bir ormanın orman olabilmesi için birkaç yüz yıl gerekiyor ve biz doğal orman arazilerini bir yandan imha ederken, bir yandan “ağaçlandırma kampanyaları” ile vicdan temizlemeye çalışıyoruz.

Gıda meselesinden çok mu uzaklaştık? Hayır, bilakis tam da gıda meselesini konuşmaya devam ediyoruz…

Dünyada toplam işlenebilir tarım arazisinin 3 milyar 200 milyon hektar olduğunu söylüyor bilim insanları. 1995 yılında dünyada sulanan tarım alanı miktarının 253 milyon hektar olduğu ve artan gıda ihtiyacı nedeniyle 2025 yılında bu miktarın 330 milyon hektara ulaşması bekleniyor. Trajik olan şu: Tarıma açılan alan miktarı artmasına rağmen, kişi başına düşen tarım arazisi miktarı düşüyor… BM ve FAO kaynaklarına göre halen 0.23 olan kişi başına düşen tarım arazisi miktarı, 2050 yılında 0.13 hektara düşecek…

Kimi okuyucunun “ee normal, çünkü beslenmesi gereken nüfus artıyor” dediğini duyar gibiyim… Acaba öyle mi?...

Kişisel gönüllü cehaletimin gözlerime indirdiği bir perdeyi daha yırtıyorum şimdi…

ADAMLAR VERİMLİ TARIM ARAZİLERİNDE YAKIT ÜRETİYORLARMIŞ MEĞER!

SADECE ABD 2017'DE 380 MİLYON TON MISIR'DAN BİYOETANOL ÜRETECEK!

Yağlı tohumların biyodizel hammaddesi olarak kullanıldığını ya hiç duymamış ya da bir biçimde duymuş ve beynimin arka çekmecelerinden birine itelemiştim, emin değilim…

AB ülkelerinde 2005’de 2.8 milyon ton olan biyodizel üretimi daha 2007’de 6 milyon tona ulaşmış. Aynı yıl, ABD’nin tek başına 1.7 milyon ton biyodizel üretimi yaptığını da not etmek gerekiyor. Bu, şu demek: Gıda için üretilmesi gereken yağlı tohumlar biyodizel hammaddesi olarak kullanılıyor… Yani? Yani, ekilebilir tarım arazileri ve bu arazilerde soya, kanola, ayçiçeği gibi yağlı tohumların üretimi için kullanılan su kaynakları, artan insan nüfusunun beslenmesi için bile değil… Biyodizel yakıt üretimi için kullanılıyor! Bunun sonucunda yağlı tohum fiyatları da artıyor. Soya fasulyesi fiyatlarının %73, kanola fiyatının %63, ayçiçeği fiyatlarının %109 artması bundan…

Sadece biyodizel mi? Biyoetanol de var… Dünya biyoetanol üretiminin başını ABD, Brezilya, Çin, AB ve Hindistan çekiyor. ABD tek başına 2003 yılında 8.9 milyon ton olan biyoetanol üretimini 2007’de 22.7 milyon tona çıkardı. Biyoetanol üretimi için kullanılan hammadde mısır… Yani?... Mısır artık bir “gıda maddesi” değil ve artık “gıda dışı kullanım değerinden dolayı” sadece 2007’de mısır fiyatları %37 artış gösterdi. Ve şimdi sıkı durun! ABD, 2017’de biyoetanol üretiminde 320 milyon ton mısır kullanmayı hedeflediğini açıkladı…

ABD’nin, biyoetanol üretiminin %70’ini mısırdan karşılaması diğer ülkelerin de bu alandaki rekabete girmesine yol açtı. Bioetanolün en “kârlı” üretimi üzerine yoğunlaşan araştırmalar, buğday gibi tahılların mısır gibi yağlı tohumlardan çok daha verimli birer bioetanol kaynağı olduğu sonucunu getirdi… Bu, şu demek… Buğday gibi insanlığın en temel besin maddelerinden biri artık besin maddesi olmaktan çok daha kârlı bir amaca hizmet etmek için üretiliyor: Yakıt!

Bunun sonucunda daha şimdiden İsviçre yüzölçümü kadar tarım alanı biyoetanol üretimi için bitki ekimine ayrılmış durumda…

Şimdi yıllarca burnumuza burnumuza sokulan Afrika ve açlıkla mücadele kampanyalarını hatırlayalım yeniden... Daha şimdiden İsviçre kadar bir tarım arazisinin biyoetanol üretimine ayrıldığı, sadece 1 ülke tarafından, 1 yılda 380 milyon ton tahılın yakıt üretiminde kullanılacağının ilan edildiği bir dünyada ezberlerimiz yerle bir olmuyor mu?

Tahıl üretiminin artık insanları doyurmak için yapılmadığı bir dünyada, keşfettiklerimi sindirmek için kısa bir ara vermem gerekiyor… Devam edeceğiz yolculuğumuza… 

Son DüzenlenmePazartesi, 16 Haziran 2014 18:23
Öğeyi Oyla
(2 oy)
Bu kategoriden diğerleri: « Ara Rapor...

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık