Logo
Bu sayfayı yazdır

Matrix!...

Her ne kadar işin özünde bu yatıyorsa da konuyu ahlak ve vicdana bağlayarak “hayvanlara zulmetmeyin, et yemeyin”e getirmek işin en kolayı. Fakat hayvanlara zulüm üzerine kurulu endüstriyel gıda sektörünün şık raflarından karanlık dehlizlerine girince, aslında çok katmanlı bir zulümle karşı karşıya olduğumuzu, son derece yüksek kârlar uğruna akıllara durgunluk verecek biçimde topyekün bir imhanın taşlarını döşeyen korkunç bir sömürü çarkının dönmekte olduğunu fark ediyorsunuz…

Demişti ya videomuzdaki pazarlamacı abla: “Bizim en güçlü silahımız gönüllü cehaletiniz… Bilmek istemeyişiniz…” Gönüllü cehaletin perdesini yırttığınızda, çok sayıda insanın bizleri “Matrix”e karşı uyarmak için çırpındıklarını, fakat çok azımıza ulaşabildiklerini görüyorsunuz…

Gönüllü olarak bilmek istemeyişimizin psiko-sosyal nedenleri hakkında en azından şimdilik bir fikrim yok. Belki ilerleyen bölümlerde bunun nedenleri üzerine konuşabileceğimiz bilgilere de sahip olacağım. Şimdilik anladığım ve öğrenebildiğim şey şu: Birileri Matrix ile mücadele ediyor ve bizlere ulaşmaya, uyarmaya çalışıyor… Bizler ise ülkede ve dünyada onca eşitsizlik, adaletsizlik, şiddet, savaşlar, yoksulluklar, ihlaller söz konusuyken “yeme-içme” meselelerini bir grup tuzu kurunun fantezisi olarak görüyor, hele ki “milyonlarca aç insan varken, armudun sapı, üzümün çöpü tartışmasına girmeyi” fena halde ayıp sayıyoruz…

Peki ya aslında bütün o fenalıkların kaynağında tam da bu yeme-içme meseleleri varsa?

Küresel felaketler zincirinin, açlık ve yoksulluğun, şiddetin, eşitsizlik ve adaletsizlik sarmalının göbeğinde kaynakların bu şuursuz sömürü çarkı tarafından öğütülmesi yatıyor ve aslında Matrix’in en zayıf yeri bu çarkın ta kendisiyse?

Bu yazı dizisinden çarçabuk bir “vejetaryan / vegan aydınlanma hikâyesi” umanları hayal kırıklığına uğratmak pahasına ben “kırmızı hapı” seçip kendi yolculuğuma çıkıyorum. Aralarda bütün bu konuları yalayıp yutmuş, aydınlanmış arkadaşların sabrını zorlayabilir ve hayli gereksiz ayrıntılara dalabilirim. Fakat ne bir “kurtarıcının peşine takılma” kolaycılığına kapılacağım, ne de bir “kurtarıcı” rolüne soyunacağım bu yolculukta, elbette kendi gönüllü cehaletim yüzünden daha önce hiç düşünmediğim her şeyi tek tek elden geçirmek zorundayım. Bu yolculuğu paylaşıyor olmam, okuyucuya “aydınlanma reçetesi” sunmak değil. Onun da kendi yolculuğuna çıkması için cesaretlendirmek ve benim hangi yollardan geçtiğim hakkında fikir sahibi olması… Hepsi bu…

“Zaten aydınlanmış” okuyucuyu hemen uyarmalıyım: muhtemelen “sizin için yeni bir şey” olmayacak bu satırlarda. İsterseniz ilerleyen bölümleri şöyle bir hızlıca tarayıp, belki son bölüme bir göz atıp kendi aydınlığınızın tadını çıkarmaya devam edin.

Bir “kurtuluş reçetesi arayan okuyucuyu” da düş kırıklığına uğratmak pahasına hemen uyarmalıyım: Muhtemelen savrulmalarla, yol yordam bilmemekten kaynaklanan gereksiz zaman kayıpları ve hatalarla dolu bir yolculuk olabilir bu.

Aslında mesele et yiyip yememekten daha karmaşık...

Gelin öncelikle bazı rakamlara biraz farklı açılardan göz atalım… Evet, bu bazılarınız için biraz sıkıcı gelebilir. Fakat tabağımızda lezzetli bir dilim biftekle sınırlı olarak tahayyül edebildiğimiz “sektörün” boyutlarını kavramamız gerekiyor. Ancak ondan sonra diğer konulara geçebiliriz…

SADECE 1 YILDA VE SADECE TÜRKİYE'DE 1.1 MİLYAR HAYVANI YEMEK İÇİN ÖLDÜREN BİR SEKTÖR!

2013 yılında Türkiye’de 4.958.226 koyun, 1.340.909 keçi, 3.430.723 sığır, 2.403 manda olmak üzere toplam 9.732.261 adet (yazıyla: Dokuz milyon yedi yüz otuz iki bin iki yüz altmış bir) küçük ve büyük baş hayvan kesilmiş.[1] “Yenilebilir” kabul edilen hayvanların kesilmesi “et üretimi” olarak ve aynı zamanda bir “gelişkinlik” göstergesi kabul ediliyor. Oysa bu, bir başka açıdan bakıldığında da Türkiye’de her gün 26.663, her saat 1.110, her dakika 18 hayvanın bizim beslenmemiz uğruna can verdiği anlamına geliyor…

Geriye doğru 10 yıl üzerinden hesapladığımızda “rakamlar” kabarıyor:

Son 10 yılda kesilen koyun sayısı 54.264.428… Keçi 10.040.501… Sığır 23.467.001… Manda 92.401… Toplamda son 10 yılda sadece Türkiye’de başta beslenme olmak üzere çeşitli “ihtiyaçlar” için öldürülen küçük ve büyük baş hayvan sayısı 87.864.331… (yazıyla seksen yedi milyon sekiz yüz altmış dört bin üç yüz otuz bir) 

Kanatlılara gelince “rakamlar” dudak uçuklatan düzeye ulaşıyor:

2013 yılında Türkiye’de 1.060.673.395’i tavuk, 4.574.443’ü hindi olmak üzere toplam 1.065.247.838 kanatlı hayvan kesilmiş. Son 10 yıla da bakalım:

2003-2013 arasında 7.915.277.064’ü tavuk, 41.077.424’ü hindi olmak üzere toplam 7.956.354.488 (yazıyla: yedi milyar dokuz yüz elli altı milyon üç yüz elli dört bin dört yüz seksen sekiz)  kanatlı hayvan tüketilmek üzere kesilmiş…

10 yılda Yedi milyar dokuz yüz elli altı milyon üç yüz elli dört bin dört yüz seksen sekiz kanatlı hayvanı kesmişiz. 2013 “rakamlarını” baz alırsak, her gün 2.918.487, her saat 121.603, her dakika 2.026 kanatlı hayvan kesiliyor…

Küçük ve büyük baş hayvanlarla kanatlı hayvanları bir arada ele aldığımızda, sadece 2013 yılında 1.074.980.099 (yazıyla: bir milyar yetmiş dört milyon dokuz yüz seksen bin doksan dokuz) hayvanı keserek başta beslenme olmak üzere çeşitli “ihtiyaçlar” için öldürmüşüz. Bu, her gün 2.945.150, her saat 122.714, her dakika 2045 “canlının” ticari bir sektör için öldürüldüğü anlamına geliyor.

"Ya balık?" derseniz... Balıkları "tane" ile hesaplamıyoruz bile. "Ton" üzerinden hesapladığımız balık üretim ve tüketim verilerinde her bir kilogramda yüzlerce "adet" balığın olduğunu ve her bir balığın tek başına bir canlı olduğunu dikkate bile almıyoruz... 

Kimi okuyucu konuyu "yaradılış" açısından ele alarak normalleştirebilir ve "Ee? Ne var bunda? Hayvanlar zaten yememiz için yaratılmadı mı?" diyebilir...

Kimi okuyucu "doğal besin zinciri bu" diyerek, insanların da tıpkı hayvanlar gibi diğer türleri yeme hakkının bulunduğundan hareketle konuyu normalleştirebilir...

Kimi okuyucu yukarıdaki bilgileri sadece birer “rakam” olarak okurken, kimi okuyucu ise her bir rakamın türümüz dışındaki canlıların “kölelik” koşullarında belirli bir olgunluğa getirilmesi ve “kesilebilir hale geldiklerinde” ise katliam göstergeleri olarak okuyabilir.

Son 1 yılda (balıklar hariç) 1 milyardan fazla hayvanın kesilip işlenerek, ambalajlanarak sokağımızdaki markete, oradan da tabağımıza “et” olarak ulaştırılmasını iş edinenler için de bu “rakamlar” kârlılık tablolarında grafiklere dönüşebilir…

İşin ahlâki boyutuna ilişkin tartışmalara girmek için henüz hayli zamanımız var. Şu an benim girmek istediğim kapıda “Hayvancılık Sektörü” yazıyor… O kapıdan girdiğimde de (balıklar hariç) yılda 1 milyardan fazla hayvanı “belirli koşullarda” besleyen, “uygun kesim zamanına ulaştığında” kesen, işleyen, ambalajlayan ve sokağımdaki markete ulaştıran devasa bir sektörle karşılaşıyorum…

Konumuz “ticaret” olduğunda da, bu ticareti yürüten firmaların, üretim-satış sürecinde maksimum kârlılık beklentisiyle hareket edeceklerini tahmin ediyorum. Böyle olunca, 1 milyardan fazla hayvan mümkün olan en minimum maliyetle ve mümkün olan en yüksek kârlılıkla gelmeli benim tabağıma… Ki, et üretimiyle uğraşan firmalar bu faaliyetlerini sürdürebilsinler, yatırımlarını büyütüp kârlılıklarına kârlılık katsınlar…

Daha açık bir anlatımla, o tam kıvamında pişmiş görünen biftek diliminin tabağıma kadar olan yolculuğu “mali bir süreç” aynı zamanda… Ve ben çatalımı büyük bir iştahla batırdığım bifteğin, tavuk butunun ya da somonun tabağıma gelme sürecinde çok sayıda şirketin kazanç sağladığını bir kenara not etmeliyim.

 Devamı İçin: ---> "3 Çocuk mu dedi biri?"

Son DüzenlenmePazartesi, 16 Haziran 2014 18:34
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)
Template Design © Joomla Templates | GavickPro. All rights reserved.