Değişen Sol-4

"Başta sosyalist sol olmak üzere muhalefetin her türlüsüne otoriter bir yaklaşım benimseyen siyasal sistemimiz, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu siyasal çeşitliliğin önünü tıkarken, muhalif akımların süreç içerisinde radikalleşerek tümüyle sistem dışına kaymalarına zemin hazırladı."

Sosyalist Sol Sistem Dışına Mahkum Edildi!
 
 Geç - Osmanlı dönemiyle genç Cumhuriyet döneminde, Alman Spartakist hareketinden ve Sovyet Devrimi'nden etkilenen aydınlar, Türkiye'de sosyalist hareketin ilk nüvelerini oluşturdu.
 
Ancak Türkiye'de solun yasal - demokratik platformda mücadele verme isteğine karşılık, siyasal sistem sürekli olarak solu yasadışılığa itme çabası içindeydi.
 
BATILI demokratik rejimlerin aksine, Türkiye'de sistem içi demokratik muhalif oluşumlara hiçbir zaman sıcak bakılmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırlı sosyalist oluşumlar, Takrir - i Sükun'dan nasibini aldı. Ama daha Cumhuriyetin ilanından önce, Ulusal Kurtuluş mücadelesine destek vermek üzere Bakü'den yola çıkan Mustafa Suphi ve TKP'li yoldaşlarının Karadeniz'de öldürülmeleri, yeni rejimin sosyalist sola bakışı hakkında fikir veriyordu.
 
Anadolu'nun emperyalistlerce işgal edildiği yıllarda, Rusya'da patlak veren Bolşevik Devrimi, tüm ezilen Doğu halkları için bir umut oluşturmuştu. Sovyet Devrimi'nden etkilenmesine ve Anadolu'da bir sosyalist cumhuriyet kurmak istemesine karşın TKP'nin, Anadolu'nun işgaline karşı direnen Mustafa Kemal'e destek verdiği görülür. TKP, sosyalizme hiç de sıcak bakmadığı bilinen Mustafa Kemal ve TBMM hükümetini destekler. Ulusal Kurtuluş önderliğinin antiemperyalist, burjuva demokratik karakteri, TKP'nin desteği için yeterli bir gerekçe oluşturmaktadır. Bu durum, TKP'nin önderlerini Karadeniz'de yitirmesinden Takrir - i Sükun'a kadar devam eder.
 
Sanayileşmenin çok geri düzeyde seyrettiği geç - Osmanlı dönemiyle genç Cumhuriyet döneminde Alman Spartakist hareketinden ve Sovyet Devrimi'nden etkilenen aydınlar, Türkiye'de sosyalist hareketin ilk nüvelerini oluşturdu.
 
İlginç olan, ilk sosyalist gruplardan itibaren Türkiye'de solun yasal - demokratik platformda mücadele verme isteğine karşılık, siyasal sistemin sürekli olarak solu yasadışılığa itme çabasıdır.
 
Batı demokrasilerinde bayraktarlığını burjuvazinin yaptığı temel insan hak ve özgürlüklerinin Türkiye'de ilk kez sosyalist sol tarafından gündeme getirildiğini ve savunulduğunu görüyoruz. Türkiye; örgütlenme, sendikal haklar, sivilleşme, demokratik anayasa, sosyal adalet ve daha pek çok kavramla sosyalist sol sayesinde tanıştı.
 
Başta sosyalist sol olmak üzere muhalefetin her türlüsüne otoriter bir yaklaşım benimseyen siyasal sistemimiz, demokrasinin olmazsa olmaz koşulu siyasal çeşitliliğin önünü tıkarken, muhalif akımların süreç içerisinde radikalleşerek tümüyle sistem dışına kaymalarına zemin hazırladı.
 
"Daha fazla özgürlük" talepleriyle yola çıkan sosyalist oluşumlar, devletin otoriter tutumu karşısında içe dönük, katı bir iç hiyerarşi geliştiren örgütlenmelere yöneldiler. Yasadışılık, bir "yazgı" haline geldi.
 
Zamanla radikalizmin kolay geliştiği ve prim yaptığı diğer Üçüncü Dünya ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye'de de yasal mücadele, sosyalist bilinçaltında açıkça ifade edilmese de, lekeli bir alan şeklinde algılandı. Gizlilik, 1968 gibi çok geç bir tarihten itibaren yaşanmaya başlanan devrimci romantizme de denk düşüyordu.
 
Daha fazla özgürlük, daha fazla demokrasi talepleri; çelişkili biçimde illegalitenin tek tipleşen, yarı askeri söylemiyle biçimlenmeye başladı.
 
Başından beri sosyalistlerin tercih etmediği halde ona dayatılan illegalite, tümüyle kendi özel şartları olan bir gizliliği, çoğu kez akıldışı kural ve uygulamaları getirdi beraberinde. Solu; tüm enerji ve birikimini içinde yaşadığı toplumun temel sorunlarına stratejik çözümler üretmek yerine, önce ayakta kalma mücadelesine yöneltti. Bu mücadele bir yandan iç hesaplaşmaları, diğer yandan devlet güçleriyle çatışmayı ve üyelerinde ağır travmalara yol açan yoğun ve otoriter bir iç denetimi getirdi. İllegal sosyalist parti ve gruplarda solcu olmak, devrimci olmak, kendine özgü, muhafazakar bir ahlaki söylemin geliştirilmesine yol açtı. Üyeler kendilerini ancak "önderlik tarafından altı çizilerek güçlendirilen" bir aidiyet duygusuyla tanımlayıp, anlamlandırabildi.
 
Ve 12 Eylül
 
 Son olarak 12 Eylül darbesi, sosyalist grupların iç yapılanmalarında önemli bir "de - facto" yarattı. Baskı ve gizlilik ortamında darbe öncesindekinin aksine artık "kollektif ruhu" yaşayamayan, grubun ve grup liderlerinin "gözaltından" uzak kalmaya başlayan üyeler için yeni bir yalnızlaşma, sorgulama ve bireyselleşme süreci başladı. Giyim kuşamdan entelektüel zevklere, hatta duygusal ilişkilere kadar her alanda müdahale gücü bulunan grup ve grup liderliğinin etkinliğini yitirmesi, eylemden eyleme koşulan dinamik sürecin yerini dinginliğe bırakması, özel zamanların çoğalması bu süreci daha da önemli kıldı. Kendileriyle başbaşa kalma olanağı bulan devrimciler, entelektüel birikim ve yeteneklerinin farkına varırken bir yandan da geride kalan "profesyonel devrimcilik" döneminin yerine yaşamı idame ettirme gerçeğiyle de karşılaştı. Bu arada çoğu insan için, geride bırakılan "sosyalist yaşam biçimi sırasında" parçalanan "burjuva değer yargıları" ve hemen ardından "sosyalizme duyulan inancın da yitirilmesi", artık yerine konulabilecek başka bir değerler sisteminin de üretilememesi derin bir boşluğun doğmasına, topyekün bir inanç ve değer yitimine yol açtı.
 
Kesin ve katı çizgilerle ayrıştırılmış "burjuva alışkanlıklarla" devrimci yaşam tarzı, sol dışındakiler açısından şaşırtıcı olabilecek katı bir muhafazakarlığı içerir. Devrimcilik, "çelik disiplini" gerektiren hayli "zor", karmaşık ve çilekeş bir "yaşam tarzı" olarak sunulur. Bu nedenle, sola sempatiyle bakan, ancak bu "yaşam tarzının gereklerini yerine getirememe" çekincesini yaşayan pek çok insan, sosyalist gruplara mesafeli durmayı yeğledi.
 
"Militan" yaşam tarzı
 
Kır gelenekselliğinin büyük kent varoşlarına taşınan çizgileriyle oluşturulan yaşam tarzı, aslında etiketi ne olursa olsun hemen tüm siyasal yapıların ortak özelliğidir. Aynı durum "yiğitliği ve gözüpekliği" kutsayan ülkücülerde de, İslami gruplarda da gözlenebilir.
 
Sosyalist, ülkücü ve İslamcı grupların kendilerini, üyelerini ve "mitlerini" tanımlamada kullandıkları terminolojinin şaşırtıcı biçimde ortak özellikler taşıdığı görülüyor. 'Savunduğu değerler için her şeyden vazgeçmek, ölümü göze almak, ağır bedeller ödemek' gibi her biri yan anlamlarla güçlendirilen değerler yüceltiliyor. Bireysel istekler, militanın mücadele enerjisini azaltacağı var sayılan kişisel bağlar (aile, eş ya da sevgili, okul, meslek vs.) ise "zayıf bilincin", çürüme ve yozlaşmanın göstergesi sayılıyor. Bütün bunların yerine militan duygular, yoldaşlık bağları ve güçlendirilmiş aidiyet kavramları konuyor.
 
Tüm siyasal yapılarda ortak sorun, "aşırı grup baskısı", "lider otoriterizmi" ve "bireyselleşememe duygusu" olarak özetleniyor. Daha da ilginci, her biri koşullar gereği şiddeti yaşamış farklı siyasal görüşteki "eski" üyelerin bugün şiddet karşısında ortak bir tutum almaları...
 
12 Eylül sonrasını değerlendirirken, söz konusu "bireyselleşme ve özgürleşme sürecini" başta ÖDP gibi "değişimci" anlayışların tersine, DHKP - C benzeri sosyalist gruplar bir "çürüme ve yozlaşma ifadesi" olarak değerlendiriyor. Benzer farklılaşma, yeni süreçte sola ve devrimciliğe yönelik tanımlamalarda da kendisini gösteriyor. Esnek ve birey inisiyatifini öne alan ÖDP örgütlenmesinin aksine, sosyalist sol grupların geleneksel katı hiyerarşisi devam ediyor. Bir yanda yeniden tanımlanan grup - üye ilişkisi gelişirken, diğer yanda geleneksel merkeziyetçilik varlığını koruyor.
 
Türkiye'nin değişim sürecinde tüm siyasal yapılanmalar her şeye rağmen kendilerini yeniden tanımlıyor ve yeniden konumlandırıyor. Bu değişim sürecinden solun payını almaması düşünülemezdi elbette. Değişimin çizgilerini hem sol içi tartışmalarda, hem de solun Türk siyasal yaşamına müdahalelerinde görmek mümkün.
 
Kendilerini solda tanımlayan 382 kişiyle yaptığımız görüşmeler, söz konusu kitlenin yüzde 73'ünün solda bir yenilenme ve değişime "iyimser" bakmadığını ortaya koyuyor. Yine aynı kitlenin yüzde 22'si "muhafazakar / Stalinist" eğilimler taşıyor. Bu, günümüzdeki solun deneyimleri göz önüne alındığında hayli yüksek bir oran. ÖDP Lideri Ufuk Uras, kendi partisinde "muhafazakarların" oranını yüzde 1 olarak ifade ediyor.
 
ÖDP, HADEP ve DİSK'in yanı sıra, DHKP - C çizgisini savunan Kurtuluş Dergisi ve Kıvılcım çizgisini savunan Direniş Gazetesi temsilcileriyle, sosyalist solda yer alan parti ve grupların temsilcileriyle yaptığımız görüşmeler, "değişimin nasıl algılandığı" ve boyutlarına ilişkin çarpıcı bulguları içeriyor.

Son DüzenlenmePerşembe, 07 Mart 2013 17:06
Öğeyi Oyla
(0 oy)
Bu kategoriden diğerleri: « Değişen Sol-5 Değişen Sol-3 »

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık