Değişen Sol-2

Otoriter bir "devlet partisinin" lideri olmaktan çok öte anlamlar taşıyan, yıllarca "Milli Şef" olarak anılan bir liderin iradi beyanıyla "başlatılan" Türkiye "Sosyal Demokrasi tarihi" benzeri ilginçliklerle doludur..."

Ne kadar sol?
 
 Uzun yıllar süren "otoriter reformcu" dönemde güçlü işçi sınıfı hareketinden etkilenen dönemin "tek - devlet partisi" CHP 1965'de bizzat "Milli Şef" ağzından kendini "ortanın solunda" ilan etti.
 
Kuşkusuz bu değişim, CHP'nin kişisel tercihi değildi. Ortanın soluna kayılmasının en büyük nedeni güçlü işçi sınıfı ve Türk toplumunun giderek daha fazla ölçüde Batı'dan esen osl rüzgarların etkisinde kalmasıydı.
 
ULUSLARARASI planda sosyalist hareket, kendisini çok önemli bir milada dayandırarak tanımlar:
 
Birinci ve İkinci Enternasyonal, uluslararası sosyalist hareketin ideolojik saflaşmasının ilk adımlarını oluştururken, Üçüncü Enternasyonal solun nihai saflaşması anlamına gelir. Marksizmin Leninci yorumu, 3. Enternasyonal ile birlikte "reformist" sosyal demokratlarla yollarını kesinkes ayırır. Artık dünya solu, Sosyalist ve Komünist Enternasyonal'ler olarak iki ana kol üzerinden gelişimini sürdürür. İlerleyen yıllarda ise sosyal demokratlar Marksist kuramın toplumsal değişim projesini tümüyle reddederek, bağımsız siyasal kimliklerini ilan ederler.
 
Bu gün bütün sosyal demokrat partiler, köklerini Marx ve Engels'in kuramına dayandırmakta, ancak bu kuramın "demokratik içerik kazandırılmış çağdaş bir yorumunu geliştirdiklerini" ifade etmekte herhangi bir sakınca görmezler.
 
Tek Partiden Ortanın Solu'na...
 
 Türkiye açısından durum oldukça farklı.
 
Sanayi devrimini zamanında gerçekleştirebilme becerisini gösteremeyen Osmanlı monarşisi, Batı emperyalizmi karşısında güç kaybederek parçalandı. Mustafa Kemal önderliğindeki Anadolu İhtilalı, ülkede sanayi devrimini ve burjuva demokratik reformları gerçekleştirme görevini üstlendi.
 
Genç Cumhuriyeti kuran kadrolar, CHP'nin altı oku ile somutlaştırılan temel ilkeler doğrultusunda yeni bir ulus ve devlet bilincini, yeni bir ekonomik ve sosyal yapılanmayı oluşturmaya soyundu.
 
Cumhuriyetin kurucuları, kökleri Osmanlı devlet geleneğine dayanan asker - aydın ve bürokrat kadrolardan oluşuyordu ve Genç Cumhuriyet, büyük ölçüde bu geleneğin izlerini taşıyordu.
 
Bu açıdan bakıldığında CHP, o dönemde halk tarafından kolaylıkla benimsenmesi beklenmeyecek biçimde "yukarıdan aşağıya" gerçekleştirilen reformların, merkez tarafından gereksinim duyulan görsel anlamda bir halk desteğini ifade ediyordu. Yine CHP, yeni siyasal elitin kadrolaşma zeminini oluşturuyordu.
 
Uzun yıllar süren "otoriter reformcu" bir dönemin "tek / devlet partisi" CHP; 1965 yılında kendisini bizzat "Milli Şef" ağzından "ortanın solunda" ilan etti.
 
Ortanın Solu tercihi neden yapıldı?
 
 Sanayileşmenin tamamlandığı bir ortamda, güçlü bir işçi sınıfı hareketinden etkilenen bir CHP'nin tercihi miydi bu? Kuşkusuz hayır! DP iktidarı devrilmiş, 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Merkez Sağda güçlü bir AP, solda ise TİP ortaya çıkmıştı. Türk toplumu, Batı'dan esen sol rüzgarların etkisine giriyordu.
 
Sanayileşmenin tamamlandığı bir ortamda, güçlü bir işçi sınıfı hareketinden etkilenen bir CHP'nin tercihi miydi bu? Kuşkusuz hayır! DP iktidarı devrilmiş, 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Merkez Sağda güçlü bir AP, solda ise TİP ortaya çıkmıştı. Türk toplumu, Batı'dan esen sol rüzgarların etkisine giriyordu.
 
Sanayileşmenin tamamlandığı bir ortamda, güçlü bir işçi sınıfı hareketinden etkilenen bir CHP'nin tercihi miydi bu? Kuşkusuz hayır! DP iktidarı devrilmiş, 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Merkez Sağda güçlü bir AP, solda ise TİP ortaya çıkmıştı. Türk toplumu, Batı'dan esen sol rüzgarların etkisine giriyordu.
 
Sanayileşmenin tamamlandığı bir ortamda, güçlü bir işçi sınıfı hareketinden etkilenen bir CHP'nin tercihi miydi bu? Kuşkusuz hayır! DP iktidarı devrilmiş, 1961 Anayasası yürürlüğe girmiş, Merkez Sağda güçlü bir AP, solda ise TİP ortaya çıkmıştı. Türk toplumu, Batı'dan esen sol rüzgarların etkisine giriyordu.
 
Otoriter bir "devlet partisinin" lideri olmaktan çok öte anlamlar taşıyan, yıllarca "Milli Şef" olarak anılan bir liderin iradi beyanıyla "başlatılan" Türkiye "Sosyal Demokrasi tarihi" benzeri ilginçliklerle doludur...
 
Bugün, köklerini Atatürk'ün CHP'sine dayandıran biri "sosyal demokrat" diğeri "demokratik sol" iki partimiz var. Yeni CHP ile DSP'yi sadece bu tarihsel gelişim farklılıkları nedeniyle bile Türk Solu içerisinde ayrı değerlendirmemiz gerekir.
 
Sosyal demokrasi mi, demokratik sol mu?
 
 CHP ve DSP, sosyal demokrasinin liderliği için kıyasıya bir mücadele yürütüyor. Sosyal demokrasinin iki "kardeş" partisi, kendilerini tarif ederken "Demokratik Sol" ve "Sosyal Demokrasi" kavramlarından yola çıkıyorlar.
 
Sosyal Demokrasi ile Demokratik Sol arasında nasıl bir ayrım var?
 
Bu sorunun yanıtını, Türk sosyal demokratlarının saygın kuramcıları arasında yer alan İsmail Cem şöyle veriyor:
 
"Demokratik Sol- Sosyal Demokrat gibi bir ayrım yapmak ve bu iki tanımı sanki farklı şeylermiş gibi kullanmak, teoride de doğru değildir, pratikte de... Sosyalist Enternasyonal'in söyleminde ve dilinde sosyal demokrasi, demokratik sol, hatta demokratik sosyalizm eş anlamlıdır."
 
DSP lideri Ecevit ise Cem'den farklı olarak, sosyal demokrat ile demokratik sol arasındaki ayrımı seçmen kitlesinin yapısal özelliklerinden hareketle; "Türk toplumunda bağnaz olmadan dindar, tutucu olmadan gelenekçi, faşist veya ırkçı olmadan milliyetçi, üstelik de demokrasi ve sosyal adalet sisteminde kimi ilerici geçinenlerden çok daha içtenlikli milyonlarca insan vardır. Bu kesim demokratik sola taze kan sağlamaktadır... O seçmen kesimini küstürüp bir yana iterek zaten iktidar da olunamaz" (7) sözleriyle açıklıyor.
 
Ecevit, solun klasik politikalarla dışladığı "dindar ve gelenekçi, ama sosyal adaletçi kesimin" kavranması teziyle CHP'den temel ayrılık noktasını ifade ediyor.
 
Yeni CHP ve DSP arasındaki bu ideolojik farklılaşma, aynı zamanda Türk "Sosyal Demokratlarının" da değişim sürecini ifade ediyor.
 
Din - devlet ilişkisi ve merkez sol
 
 TEK parti döneminde çıkartılan Takrir - i Sükun Kanunu, Genç Cumhuriyetin "yeni toplum" projesinin hayata geçirilmesi için gereksinim duyulan "uyumlu ve dingin" ortamı büyük ölçüde sağladı.
 
Eski rejimin tüm yerleşik değerlerinin yok edilerek, yeni değerler sisteminin kurulmasında hiç değilse 1950'li yıllara kadar önemli adımlar atıldı. Batılılaşma perspektifini benimseyen yeni rejim, monarşi ve ona güç veren İslam'ı kamusal alanın dışına itmeyi önemli bir çıkış noktası kabul etti.
 
Bu gün her ne kadar kamuoyu Kemalist Cumhuriyet reformlarının İslam'la barışık olduğuna ikna edilmeye çalışılsa da, tek parti döneminin tam tersi bir tutum sergilediği bilinmektedir. Tek parti döneminde İslam'ı olumlayan, İslam'a prim veren bir söylemin yeri yoktur.
 
Şeriat, irtica, şeriatçı, yobaz ve mürteci kavramlarıyla ifade edilir İslam ve yeni rejim, İslam'ın toplum yaşamındaki derin izlerini yüzeysel (ve çoğu kez abartılı) batılı motiflerle silmeye çalışır.
 
Ulusallaştırılmış, devletleştirilmiş ve kontrollü olmak kaydıyla bir İslami yaşam tarzına izin verilir tek parti döneminde. Bütün bunlar hiç kuşkusuz, yeni bir rejimin, yeni bir toplum projesinin yaşama geçiriliş sürecinin "anlaşılır" gerekçelerine dayanmaktadır.
 
"Ortanın Solundaki" CHP'den 1980'li yıllara ve Yeni CHP'ye kadar devam eden misyon, tek parti döneminin izlerini taşır.
 
Tek parti döneminin "Fransız Laisizminin Kemalist yorumuna dayanan" bir laiklik anlayışı Yeni CHP tarafından da sürdürülmektedir.
 
Ecevit'in 1973 seçimleri sonrasında kurduğu CHP - MSP koalisyonu, kısa bir dönem için CHP'de dine yönelik bakış açısında bir tutum farklılığının gelişebileceğini düşündürmüştü. Dine karşı o zamana kadar takınılan tavrı tarihsel bir hata olarak niteleyen Ecevit CHP'si, kısa bir süre sonra yeniden eski "tarihsel hatasına" dönüş yaptı. 12 Eylül sonrasında CHP ile yolları ayrılan Ecevit, DSP'de yeniden inançlı kesimlere yönelik bir politikayı benimsedi.
 
Bununla birlikte Merkez Solun din karşısındaki tutumu hala belirginleşmiş değil. DSP, "sosyal demokrasi ile en önemli farklılığı" olarak sivil İslamla barışma çizgisini ortaya koymasına rağmen, İslamı devlet denetimi altında tutma anlayışında hiç de farklı bir tavır geliştirmediği görülüyor. Merkez Sol, çağdaş anlamda bir "din - devlet ayrışmasını" değil ama "dinin devlet denetimine alınmasının" savunuculuğunu her dönemde sürdürüyor.
 
Bununla beraber, İslamın toplum yaşamındaki etkilerinin artması zaman içerisinde "siyasal İslam ile inançlı kesimlerin birbirinden ayrılması" biçiminde yeni bir söylemin benimsenmesine yol açtı. Sadece bu bile, Tek Parti ideolojisinin katı laisizminden çağdaş sekülarizme doğru bir yönelimin kaçınılmazlığını gösteriyor.

Son DüzenlenmePerşembe, 07 Mart 2013 17:06
Öğeyi Oyla
(0 oy)
Bu kategoriden diğerleri: « Değişen Sol-3 Değişen Sol-1 »

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık