Gelecek Yazıları-II

#direngeziparkı “iyi niyetli” taraftarlarının, elbette kendi varoluşlarının sağlığı endişesini – ama samimiyetli olarak ve ondan daha da çok – tüm ülkelerine değin, dozu yüksek, kitlesel bir iç çatışma korkusunu hissettikleri ve kendilerine neyin bedelinin fatura edildiğini anlamaya çalıştıkları yeni bir gündeyiz. Bu durumu ve geleceği anlatmak ise, bugün belki dünden daha da zor olacak.

Bugün!

Gelişmelerden çekiniyor muyuz? Yarınımızdan? Doğal bir durum olsa gerek ki çekiniyoruz! Kiminin bu çekingenliği korku olarak dahi tanımlayabileceği toplumsal ve yaygın şiddete gebe bu ortamda, kim neden korkuyor?

İktidar > Tesadüfler zincirinin yarattığı – ama beklenmedik olmayan – bu sıkıntılı ortamda yakalanacak fırsatların kaybı ve bir çuval incirin berbat olmasından… (Çünkü, ne kadar hazırlıklı olsanız da toplumsal hareketlerin bir gün sonrasını hayal etmek – gerçekten – zordur! Zira korku, insani duygular arasında, yönetimi en zor olan duygudur. Hele ki bu bireysel duyguyu, daha da katlanmış hali ile bir toplum yaşıyorsa.)

#direngeziparkı “iyi niyetli” taraftarları > kol kola olduğu herkesin kendisi ile aynı amaca sahip olup olmadığından emin olmamasından… (Çünkü, bu samimiyetli insanların neredeyse tamamı Türkçesi #diren… olarak başlayan TT’lerin, yabancı dil karşılıklarının neden #resist… veya #free… yerine #occupy… olarak başladığını anlayamamaktadır.)

Partiler > dün tesbitini paylaştığım toplumsal reddediş ve tasfiyenin gerçekleşmesinden… (Çünkü, sokaktan merkeze dönüldüğünde, bugün için saklanan ‘ihtiyaç halinde camı kırınız’ kutusundaki defterlerin boş olduğu görülmüştür!)

Örgütler > yakalanan bu leziz ortamın halk desteği çekilmiş olarak yalnızlaştırılmasından… (Çünkü, Cumhuriyet öncesi, yani asli kodlarda yer alan doğu – ve Osmanlı – tipi özgürlük kodlarının batı tipi bir isyana hiçbir şekilde olanak sağlayamayacağı bilindiğinden!)

Silahı elinden alınmış muhafazakarlar > bu belki de son fırsatın uçup gitmesinden… (Çünkü, bu meydanlardan bir daha hiçbir şekilde “gelin bizi kurtarın” sesleri yükselmeyeceği anlaşıldığından!)

Ve benim için en önemli unsur olarak;

Halk > Her şeyden! (Çünkü bu iyi niyetli halkın yegane varlığı – ne yazık ki çok kısa süreler sahip olduğu, ama iyi ama kötü – toplumsal uzlaşma ve huzur ortamıdır!)

Elbette ki Türkiye’nin bir sonraki demokrasi fazına geçişinin arife bir korku dönemine ihtiyacı yoktur. Türkiye, düşünce ile, fikir ile, medeni hesaplaşmalar ile eteğindeki taşları dökme gücü ve basiretine sahiptir. En azından, bugünün gençliği buna bir olanak tanınmasını hak etmektedir.

Yüzde ellinin, meşru zeminden çapulculuğa giden yolu…

Aslında Türkiye, bugün Devletinin ölçüsüz uygulamaları ve tartışmalı beyanatları ile ikiye bölünmedi. Türkiye zaten çoktan, ikiye bölünmüştü. Kaldı ki bu bölünmüşlük modern hiçbir toplumda bir tehdit unsuru olarak algılanamaz. Zira toplumun, ortak ulusal hedefleri olmakla birlikte, en az iki farklı görüşe (hatta mümkünse daha fazlasına) bölünmüş olması bir çarpıklık değildir. Ancak hepimiz biliyoruz ki, biz bu doğal durumu, sözde akademisyen rektörlerinin bile “anlayamadığı” bir toplumda yaşamaktayız.

Ülkemizde bugüne değin, kendi içinde (yapay ve gerçek dışı) bir antogonizma yaşayan tarafı asgari müştereğini belirlerken, kendi karşıtını da oluşturduğu, bir süreç yaşandı. Bu, henüz toplumsal olarak hazır olmadığımız ve kendimizce çarpıklık olarak tanımladığımız durum, özellikle 80 sonrası dönemin kimi koalisyonlarında da kendisini gösterdi.

Daha önce birçok kez örneği yaşanmış olmakla birlikte, özellikle, 2001 yılının Şubatında dönemin Cumhurbaşkanı’nın yüzüne Anayasa kitapçığı fırlattığı bu antogonist birleşme gayretinin siyasal kanadı, o gün, meşru zeminde işinin karşıt yüzde elliden ne denli zor olduğunu anladı aslında.

Anladı anlamasına ancak, bu konuda ne fikri bir tartışma yaptı ne de bir çözüm arayışı içine girdi. Dönemin Cumhurbaşkanı ise yarı popülist, yarı refleksif bu davranışının, Türkiye’nin geleceğini nasıl bir yirmi yıl ötelediğinin (sanıyorum ki) farkında değildi. Faiz lobisi (!) mi ne yaptı? Anlaşılan, o zaman da vardı ki, bugün gösterdiği tepkinin aynısını gösterdi elbette.

Elbette ki, o dönemde vesayet en aşkın dönemlerinden birini yaşıyordu yine. Üstüne üstlük bu bir araya gelmeye çalışan yapı, kendince ayrı ayrı bu vesayetin koşulsuz taraftarı konumunda – ya da en azından kendisini öyle tanımlamak zorunda iken. Diğer tarafta ise karşıt yüzde elli, zorunluklu tarihsel bir fırsatla bugünün #direngezi’sinin – belki şiddetsiz – ama aynı derecede baskıcı kendi #direntayyip dönemini yaşıyordu.

Sonrasında ne mi oldu? Geçen zamanda siyasal arenada, o ilk Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile aynı kodlara sahip olan taraf, 2003’ten başlayarak – kendi ifadesi ile – çıraklık, kalfalık, ustalık dönemlerini, aldığı halk desteğinin de rüzgarı ve tüm ihtişamı ile yükselişini yaşadı.

Buna karşın, yüzüne Anayasa fırlatılan antogonist birleşme ise – aynı kodları kullanıyor olduğu halde – birbirinden uzaklaştı, halkından koptu ve küçük sandık ve sandalye hesaplarına boğuldu. Kesinlikle kendi performansından kaynaklanmayan doğal süreçler ile elde edilmiş küçük ve dar alanlı kalelerinin büyüsüne kapılarak, yaşananları bir yükseliş ve geri dönüş olarak yorumlamaya başladı. Oysa ki yaşanan tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir çöküş idi.

Bu birleşmenin yaşadığı çöküş, Cumhuriyet mitinglerinin hemen ardından zirve noktasını yaşayarak geri dönülmesi çok zor bir noktaya gelinmesine neden oldu. İşte bu noktada bu birleşmenin iktidar etme hayalleri de, adres gösteremeden topladığı geniş insan kitleleri tarafından aynı miting meydanlarının derinliklerine gömüldü.

Hatırlayınız, bugünün on Taksiminden daha büyük ölçekli bu mitingler neticesinde halk, tarihinin en uzun oy pusulalarından birisi ile karşı karşıya kalarak, iradesini kedilerin dahi itibar etmeyeceği küçüklükte parçalara ayrıştırarak yepyeni bir sürece adımını attı. Daha sonra ise, acı verici büyük yalnızlık dönemi…

Bugünün yüzde ellisi, çok değil bundan on yıl öncesine kadar kendi adresini aradı, ittifakları takip etti, Erdal İnönü’yü özledi, bir belediye başkanını lideri ilan etmeye çalıştı ve daha nice yolları denedi. Ancak bu yüzde elli, bütün bu arayışları neticesinde, ne aradığı partiyi bulabildi ne de lideri. Gıpta ile izlediği karşıtının gelişimine bakarken, kendisini de aynı derecede temsil edecek meşru bir adres aradı. Ancak bulamadı. Sonuçta bu iki yüzde elliden birisi, adresi ve geleceği belirlenmiş bir dönemi yaşamaya başlarken, diğer yüzde elli ise çapulcu oldu.

Yarın!

Türkiye’nin bugünün ötekisi konumundaki yüzde elli, kendisine nasıl adres bulacak, bu adresi ona kim gösterecek? Henüz hiç kimse. Bu adresin gösterilebilmesi için (eğer ana hat gelişiminde dramatik bir değişiklik olmaz ise) Türkiye’de eksik olan bir kurumsal yapının gelişimi gerekmektedir. Bir şirket veya benzeri bir yapılanma olarak algılanmamak kaydıyla ve ancak siyaseten kurumsal bir yapı olarak – adı itibariyle pek de sevimli olmayan – lobiciliğin oluşması halinde öteki yüzde elli kendi adresine yönelecektir.

Dün de belirttiğim gibi, geçecek olan en az iki seçimlik süreçte – ancak olgunlaşacak – lobicilik yapısı Türkiye’nin iki farklı yüzde ellisinin dönüşümlü olarak ülkeyi iktidar etmesine olanak sağlayacaktır. Ancak bunun bir beklenti ve arzu olarak değil, bir ‘cari durum’ olarak algılanması gerekir. Yazıktır ki, böyle bir sisteme henüz hazır olmayan ve eski seçim geleneklerinden uazaklaşamayan seçmen nezdinde bekleneceği gibi; bu yeni sistem, Türkiye’de halk iradesinin önemli bir kısmını (en az yüzde yirmisini) parlamenter sistemde temsil kabiliyetinin dışında bırakacaktır.

Bu yeni durumda, gerek parlementer sistemin içinde gerekse de dışında kalacak her türlü iradi unsurun temsiliyeti – bedeli zaman içinde oluşacak piyasası tarafından belirlenmek kaydı ile – lobicilik müessesesi tarafından sağlanacaktır.

Bu noktadan itibaren halkın yalnızca tecimsel amaçlı lobi unsurları ile yaşamak zorunda olmadığını da belirtmek gerekir. Her konuda olduğu gibi lobicilikte de yaratılacak Türk tipi çözümlerin birer aktörü olarak siyasal arenada etkin olabilecek sivil toplum örgütlenmelerinin, yasal politik eylem oluşumlarının olgunlaşması ve temsil edecekleri irade unsurunun taleplerini bu yeni parti mekanizmasına aktarmaları mümkün olabilecektir.

Bunun için ise, bugünün öteki yüzde ellisinin, hem de geç olmadan, kendi yasal zeminini oluşturmasının gerekliliği ortadadır.

http://aligizer.wordpress.com

Son DüzenlenmePazartesi, 10 Haziran 2013 00:43
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık