Gelecek Yazıları-I

#direngeziparkı, bir devrim değilse – ki değil – bu meydandan ne çıkacağını bugünden tartışmak oldukça güç elbette. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi, güneydoğu sorununda mesafe kateden Türkiye, artık gerçek sorunlarını yaşamaya, geçmişiyle hesaplaşırken, gerçek sorunları ve geleceği ile yüzleşmeye başlamıştır.

Bugüne nasıl ve neden geldik?

Belki de en büyük sorunumuz; özellikle son otuz yıldır, Türkiye’nin tüm sorunlarının bastırılmış, belli bir soruna sıkıştırılmış olması; tüm ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik öncel göstergelerinin, bu adreslenen soruna bağlanmaya çalışılmış olmasıdır.

Türkiye’nin ekonomik durumu kötü ise sorun bellidir, sosyal sıkışmaları var ve temel hak ve özgürlükler rehinli ise sorun bellidir, siyaseti vesayet ve kültürel talepleri baskı altında ise yine bellidir sorun. Bu nedenledir ki, ne AB bizi içine almıştır ne de uluslararası itibarımız kalmıştır.

Çünkü en kolayı bu idi. Bu görünen tesbit o kadar rahat satılabiliyordu ki, tüm muhattapları ve mağdurları tarafından dahi bu sorun kabul edilmiş, buna göre yaşanılmış, talepler buna göre ötelenmişti.

Oysa ki, bilinçli ve sistematik bir uzlaşmazlık politikası ile yaratılan ve her gün kanla beslenen bu sorun; aslında esas sorunlarını düşünmekten, bunlara değin bir fikir üretmekten yoksunlaştırılmış, akıllı ve üretken örgütlenme kabiliyeti elinden alınmış – daha doğrusu kendiliğinden terketmeye ikna edilmiş – bir toplum profili yaratmak için etkin bir araç olarak kullanılmıştı.

Geniş kitleleri ile, düşünmekten arındırılmış ve tevekkel bir hayat tarzına evrilmiş bu toplum hamuru, artık her türlü ‘barışçıl modern’ yaşam tarzını sorgusuz kabule hazır olarak algılanmıştır. Yaşanabilir, çeşitli seviyelerde fiyatı belirlenmiş mimari özgürlük havuzundan, parasının yettiği kadarını almaya endekslenmiş topluma, aynı zamanda çeşitli yaşam tarzları da geniş bir yelpazede servis edilmişti. Toplum, artık dilediği yaşam tarzını çevresi duvarlarla ayrıştırılmış yapılanmalarda – villadan küçük bir daireye kadar çeşitli metrekarelerde satın alabilir hale gelmişti.

Ancak bu yeni mimarinin çeşitli kuralları da olmalıydı elbette. Sınıf anlayışından kategorizasyona taşınan bu yeni toplumun, başta ideolojik olmak üzere, kültürel farklılıklarına, gelir durumlarına ve hatta mesleki pozisyonlarına göre ayrıştırılması daha uygun olacaktı. Bu yeni mimaride, aynı şirkette çalışsa dahi bir ofis çalışanı ile onun müdürünün aynı apartmanda oturması, aynı mahallede yaşaması ve aynı AVM’ye gitmesi pek uygun olmayacaktı.

Size çok ilkel gelebilecek – hatta bazılarınızın kast sisteminden mi bahsediyor bu diyeceği malum. Hayır. Peki bunun antidemokratik olduğundan mı bahsediyorum? Hayır.

Aslında, yeni dünya sisteminin yeni demokrasi ve huzurlu toplum anlayışına taşınmaya çalışılan bir toplumun, yeniden inşasından bahsediyorum. Yani Türkiye’nin – tüm yapılanması ve kurumlarının tercihleri ile – kaçınılmaz olarak taşındığı geleceğine yakışır bir toplumun yaratılması sancılarından bahsediyorum.

Türkiye nereye gidiyor? Türkiye’nin geleceğinde neler var?

Devletinin vatandaşlarından üç çocuk istediği bir ülkede yaşıyoruz artık. Doğacak çocukları için; yaşayabilecekleri, modern gecekondular olarak toplu konutların yükseltildiği; kendilerini her açıdan özgür hissedecekleri, dışa kapalı irtibatsız yerleşkelerin sağlandığı; sağlık hizmeti ihtiyaçlarının, beğenmeseniz de düşük bir maliyetle karşılandığı; yeteneklerine uygun seviyede bırakabilecekleri, seçmeli bir eğitim sisteminin sunulduğu; rahat ulaşımlarının sağlanması için, yollar, köprüler, tüneller ve metroların yapıldığı; evlerine dönmeden önce eğlenebilecekleri, tematik AVM’lerin inşa edildiği, yapay ancak herkes için güzellikler ile bezenmiş bir dünya yaratılmaktadır.

Bu güzel dünyanın ise bir bedeli var elbette. Ödenebilir, kolaylıkla vazgeçilebilir küçük küçük bedeller. (1) Öncelikle, kendi kendisini üreten bir mimariden vazgeçmek. Yaşayan karmaşık doğal şehirlerden, modern, düzenli ve sokakları çiçek gibi yapay şehirlere geçmek. (2) Kendi şehir kültürünü üretmek yerine, verilen ve tasvip edilen kültürü – hem de istekle ve farkında olmadan – beğenmek. (3) Her türlü sosyal üretimden vazgeçerek, topyekün sosyal tüketime geçmek ve (4) kendi siyasetini üretmek yerine, sistem tarafından farklılıklarına göre pozisyon şablonları önceden hazırlanmış – farklılıkları sistemsel risk yaratmayan – sunulan alternatiflerden birini seçmek.

Bugün zaten Türkiye, liberal-demokrat, vesayeti ortadan kaldıran, ekonomik refahı tesis eden, özgürlükleri getiren – hem de bunu son 60 yılın en mağdurundan başlayarak sağlayan, daha sonra son 30 yılın mağdurunun önünü açan, ona barış ortamının nimetlerini sunan bir alternatife sahiptir.

Yalnız bu nihai resmin geriye tek bir parçası kalmıştır: Adam gibi bir muhalefet!

Yani sunulacaklar arasında sistemsel olarak yer alması gereken “diğer alternatif”. Ki bu muhalefet cumhuriyetçi, muhafazakar olmalı ve şahin olmalıdır. Ekonomiden çok milliyetçiliğe önem vermeli, geçmiş tüm değerleri savunmalı, uluslararası arenada Türkiye’nin üstünlüğünü – hem de en kökten duygularla – bastırarak vurgulamalıdır bu muhalefet.

Hassas bir deney : Ak Parti muhalefetini arıyor!

Bu muhalefet ise anlaşılacağı üzere bu meydandan çıkmayacak.  Ancak bu meydan Türkiye’den bir yüzde elli çıkabileceğini gösterdi bize. Sorun bu yüzde ellinin kimin olacağı?

Bu konuda iki tesbiti ciddi olarak hatırlatmak gerekiyor. (1) Birinci tesbite göre; Türkiye’nin mevcut muhalefetinin Türkiye’nin – çizilmiş geleceğinin ve toplumsal taleplerinin – ihtiyaçlarını karşılayamayacağı zaten çoktandır belli idi. (2) Bir diğer tesbit ise, Türkiye demokrasi tarihinin bize gösterdiği üzere, güçlü sağ partilerin kritik sınır olan yüzde elli barajını aşmalarının ardından, hızla düşüşe geçiyor olduğu. Ayrıca bu düşüşün ne yazık ki uzun süreli – ve kimi zaman akut kesintili – zayıf iktidarlar veya koalisyonlar sürecine de gebe olması.

Oysa ki Türkiye ekonomisi, ve söylendiği üzere tüm varlıkları ve yatırımları ile artık bir düşüş daha yaşama lüksüne sahip olmayacaktır. Bu – takdir edersiniz ki benim değil – bugün Türkiye’de yerleşmiş ve halen dış yatırımları ile yerleşmekte olan sistemin kararıdır.

Yatırım alanlarını belirlemiş, sanayi tesislerini oluşturmaya başlamış olan, bu yatırımların enerji ihtiyacını planlamış ve tesisine girişmiş, ihtiyaç duyduğu istihdam yapısını tanımlamış, bilgi toplumunun tohumlarını atmış olan sistem, aynı şekilde yönetim sistemi olarak demokrasiyi de çoktan seçmiştir. Birileri mi? Elbette hayır. Bu bir durumdur! Aktörü veya aktörlerinin kim ve ya kimler olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur.

Bugün Türkiye’nin bir yetkili ağzı beyanatı ile “Türkiye’de adam gibi muhalefet olmadığı ortaya çıkmıştır. Adam gibi bir muhalefet olsaydı, gerginlikler bu noktaya ulaşmazdı. Vatandaşlarımız kendi muhalif duygularını, hislerini yahsıtacak siyasi partiyi göremediği için, belki gerginlik bu noktaya geldi” demiştir.

Doğrudur. Bugün Türkiye yaşadığı eylemin ertesi gününe ait iktidara sahip değildir. Bugün Türkiye’deki (ben dahil) her “chapulist”in – ideolojik ve kültürel beklentilerden arındırılmış halde – ‘saf ekonomi’ ve ‘yalın siyasi irade’ talebi anlamında en inanmadan attığı slogan “Hükümet istifa”dır. Zira yerine hangi hükümet gelecektir?

Meydanın samimiyetle reddettiği ve içine almadığı mevcut muhalefet ile ne yapacağı konusuna ise yine aynı yetkili ağız “…bu eylemci kardeşlerimizin de bir parti kurmalarının demokrasiyi yükselteceğine inanıyorum…” diyerek yanıt vermektedir.

Kiminizin kızacağı esas tesbitleri ise elbette ki sona bıraktım!

Bugün Türkiye’de, Hükümetin “sorunsuz” (bolca gazlı ancak az kanlı) atlattığını düşündüğü bir süreç ile tüm kifayetsiz muhalefeti önemli ölçüde tasfiye ettiği açıktır. Hükümet tarafından – bu değer biçilmez tasfiye – gerçekleştirilirken;

(1) sahip olunan yüzde elli parçalanamaz bir bütün olarak sınırsız süreli olarak kazanılmış (3-5 puan oynayabilir),

(2) kendi yaşam modelini ve sahiplenenleri – hem de yüzde yüzlük samimiyetli ve içtenlikli bir toplumsal konsensus ile – benimsetmiş,

(3) karşıt yüzde elli başarılı bir şekilde blok oy haline getirilmiş (en çok iki seçimlik bir süreç alır),

(4) karşıt yüzde ellinin tolerans aralığı belirlenmiş, hassasiyetleri ve iyi niyetli mesajları alınmış (yani mutluluk araç ve seviyeleri tesbit edilmiş)

(5) sosyal kalkışmaların bedellerinin (gazla dahi olsa) kamusal yatırımlara, ekonomik hayata, moral motivasyona ne denli zararlı olabildiği belletilmiş ve

(6) tüm marjinal unsurlar ise deşifre edilmiştir.

Bence sistemsel mesaj da alınmıştır. Adlarının ne olduğu farketmemekle birlikte, en çok iki seçim sonrasında, iki partinin arasında geçecek bir başkanlık seçimine hazırlıklı olmakta yarar var. Bugün yaşanagelen eylemin olumlu çıktılarının baki kalması ve güzel bir geleceğimiz olması temennisiyle.

http://aligizer.wordpress.com

Son DüzenlenmePazartesi, 10 Haziran 2013 00:44
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık