Şalom Gazetesi Röportajı Tam Metin

Şalom Gazetesi yazarı Marsel Russo ile Türkiye ve siyaset üzerine. 2 Bölümde yayınlanan röportajın tamamı:

Sinan Bey kendinizi kısaca okuyucularımıza tanıtabilir misiniz lütfen?

İstanbul doğumluyum. Çok kültürlü bir ortamda büyüdüm. Müslümanlar, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Türkiye’nin tüm çeşitliliği içerisinde büyüme, onlarla beslenme şansım oldu. İletişim eğitimi aldım. Lisans eğitimimi gazetecilik ve halkla ilişkiler, master eğitimimi ise halkla ilişkiler alanında tamamladım. İstanbul Üniversitesi’nde master eğitimim ve araştırma görevlisi olarak çalıştığım dönemde yaklaşık 200 sosyal araştırmayı yönettim. Kültürel çalışmalar, özellikle de etnik kültürler ilgimi çekiyor. Kıbrıs’ta 400 yıllık Osmanlı varlığının sergilendiği ‘400 Yıllık Miras’ sergisini koordine ettim. Sergi İstanbul ve Londra’dan sonra 2008 de Brüksel’de, Avrupa Parlamentosu binasında gerçekleşti. 2004-2009 yılları arasında KKTC Cumhurbaşkanı M. Ali Talat’ın Türkiye Medya ve STK İlişkileri Koordinatörlüğü’nü yürüttüm. Halen serbest danışmanlık ve iletişim danışmanlığı yapıyorum. Toplumsal Yakınlaşma Platformu’nun da kurucusu ve koordinatörüyüm.

Azınlık olanların ötekileştirilmeleri süreci sizi ilk ne zaman rahatsız etti? Bu duygunun veya görüşün sizdeki gelişimi nasıl oldu?

Azınlık olmak ve ötekileştirilmek çok rahatsız edici bir durum biliyorum. Ama birilerini azınlık olarak görüp ötekileştirmenin ayıp ve rahatsız etmesi gereken bir ruh hali olduğunu da biliyorum.

Tuhaf olan şu ki, Türkiye’de herkes bir diğerinin ‘ötekisi’… Bir etnik azınlığa, bir azınlık dinine ya da mezhebine üye olmamız bizi bu ayıptan kurtarmıyor ya da bizi bu ayıbın tek hedefi haline getirmiyor. Çünkü bizim de ötekileştirdiğimiz, bizim de azınlık saydığımız birileri mutlaka oluyor.

Türkiye’de ‘egemen ve muteber’ çoğunluğun ‘Türk- Müslüman ve Sünni- Kemalist Cumhuriyetçi-laik’ bir tipolojiye sahip olduğu ve bunun dışındakilerin ‘azınlık ve öteki’ olduğu düşünülür. Bir yere kadar doğrudur da. Ama Türk olmak yetmiyor, Türkiyeli Türkler örneğin Kıbrıslı Türkleri ‘olması gerektiği kadar Türk’ görmüyor. Türkiyeli Türkler, kendileri dışındaki tüm Türk dünyasına biraz kuşku, biraz küçümseme ile bakıyorlar örneğin. Türkiyeli Türk egosantrizmi karşısında Türk olmak tek başına bir şey ifade etmiyor.

Müslüman olmak da yetmiyor. İslam’ın farklı mezhepleri hiçbir zaman Sünni Müslümanlar kadar ‘muteber Müslüman’ sayılmıyor burada. Türk ve Müslüman olmanız da yetmiyor. Kemalist Cumhuriyetin laiklik anlayışını benimsemiş ve inancınızı bu anlayışın tarifine göre yaşıyor ve ifade ediyor olacaksınız. Türk, Sünni Müslüman ve laik olmanız da yetmiyor. Kentli, eğitimli, orta-üst gelir düzeyine sahip olacaksınız.

Ama durun, rahatlamayın hemen… Her ne olursanız olun; ister Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi, Sünni, Müslüman… İlla ki heteroseksüel olacaksınız… Heteroseksüelim diye de rahatlamayın… Heteroseksüel bir erkek olmanız en iyisidir! Demem o ki, iki kişinin olduğu yerde ‘öteki’ de var oluyor.

Kendisini çoğunluk mensubu sayanların bir araya geldiğinde kendilerinden farklı olanlara karşı geliştirdikleri ortak nefretten, üstencilikten, dayatmacı küstahlığından rahatsızlık duydum hep. Ama dikkatinizi çekmek isterim: Bir araya geldiklerinde ortaya çıkıyor bu. Faşizmin kitle ruhu dedikleri şey bu olmalı. Kendilerini büyük bir bütünün parçası olarak gördüklerinde bambaşka bir şeye dönüşüyor insanlar. Fakat tek başlarına kaldıklarında insanlaşıyorlar. Korkmaya başlıyorlar. Kendi zayıflık ve zaaflarıyla yüzleşiyorlar. O yüzden hep sürünün bir parçası olmak, hep öyle kalmak istiyorlar. Bu güvenli, güçlü kılan bir durum çünkü. Sürüleşmek, kümeleşmek, birbirine tutunmak ve birlikte kendi bütününü oluşturmak ihtiyacı hissediyor insanlar. Bu sayede ‘ötekine’ karşı güçlü hissediyorlar kendilerine ve bir araya geldikçe, kümeleştikçe yeni ötekiler yaratıyorlar.

46 yaşındayım ve pek de uzun sayılmayacak bu ömür parçasında, bu sürü ideolojisinin sayısız örneğiyle karşılaştım. Bir sürünün parçasıysanız, ötekilere yapılan ayrımcılık ve zulmün farkına varmamanız için ellerinden geleni yapıyorlar. Ve fark etmiyor, görmezden gelebiliyor veya gözden kaçırabiliyorsunuz. Benim pek çok sarsıcı deneyimim oldu bu konularda. Ama sanırım en ağırını 80’li yılların sonunda Bulgaristan olaylarında yaşadım. Hatırlarsınız, Bulgaristan’da Türk azınlığın adları değiştiriliyor, dilleri yasaklanıyordu. Üstelik bir Sosyalisttim ve bu kepazelik Sosyalist olduğunu ileri süren bir ülkede yapılıyordu. Bulgar aydınlarının büyük bölümü olup bitenler karşısında sessiz kalmakla da kalmayıp, onaylıyor, savunuyorlardı bu rezaleti. Bulgaristan’da yaşananları dehşetle izlerken, asıl büyük dehşeti aynaya baktığımda yaşadım. Aynı yıllarda benim ülkemde de azınlıkların dilleri yasaklanıyor, isimleri köy isimlerine varana kadar değiştiriliyordu. Ve biz susuyorduk. Kendinizi susarken yakalamak, utançların en ağırıydı…

Kişisel tarihimde ise bir trajedi var. Aşkı uğruna Yahudi dininden İslam dinine geçiş yapmış bir kadının soyundan geliyorum. Annemin büyükannesi… Ben 15 yaşımdayken vefat etti. Son dönemlerine kadar gerçeği öğrenememiştim. Gerçeğin üstü örtülüydü. Onun bir Yahudi olarak doğduğunu ve çok genç yaşında Müslüman bir erkeği sevdiğini ve aşkı uğruna dininden, ailesinden koptuğunu yıllar sonra öğrendim. Bir kadın sevebilir; başka bir dine, başka bir milliyete mensup bir erkeği sevebilir. Bu yüzden ailesinden, toplumundan kopup bedel ödeyebilir. Bu, saygı duyulacak bir şeydir. Benim açımdan trajedi olan ve saygı duymayacağım şey ise gerçeğin üstünün örtülmesidir. Kadriye, ‘Mari’yi’ ömrü boyunca sakladı. Asla bunun bir ‘tercih mi yoksa zorunluluk mu’ olduğunu bilemeyeceğim. Bu bilinmezlik beni derinden yaralıyor. Bakın, eğer bu coğrafyada kimliğinizi saklarsanız, kimliğinize dair konuşmazsanız sorun da yaşamazsınız. İşte bu bir illüzyon yaratıyor. Bu coğrafyada kimlik sorunu yok değil, bilakis çok ciddi biçimde var. Kimlik sorunu ‘yokmuş’ gibi algılanmasının nedeni, kimliklerin açık olmaması… Kimlikler ortaya çıktıkça sorun başlıyor… Bunu fark ettiğinizde buna kayıtsız kalamazsınız.

Toplumsal Yakınlaşma Platformu hakkında bize biraz bilgi verebilir misiniz?

Toplumsal Yakınlaşma Platformu’nun bir çıkış manifestosu var ve bu manifesto bizi doğru anlatıyor diye düşünüyorum. Her şeyden önce ‘sıradan insanlarız biz’ diyoruz. Küçük harflerle konuşan, yazıp çizen; her biri kendi işinde gücünde, yaşadığı ülkeye ve dünyaya dair sözü olan sıradan insanlarız bizler... Gücümüz tam da bu ‘sıradanlığımızdan’ kaynaklanıyor. ‘Birileri adına’ konuşmuyoruz. Yazıp çizdiklerimizin, sözlerimizin art amaçları, art planları yok. Düşündüğümüz gibi, hissettiğimiz gibi yaşıyor ve yazıyoruz... Arkamızda hiç kimse yok. Arkamızda, önümüzde, sağımızda-solumuzda sadece ve sadece bizimle birlikte olan sıradan insanlar var. Barış içerisinde yaşamak isteyen, işinde gücünde olan, huzur isteyen insanlar… Huzurumuzu ancak hepimiz mutlu, eşit, tok ve geleceğe güvenle baktığında koruyabiliriz.

Toplumsal Yakınlaşma, aslında bir anlamda bir ‘huzur operasyonu’. Bugüne kadar hep politikacılar, militanlar, askerler konuştu memleket meseleleri üzerine. Biz dinledik. Şimdi konuşma sırası bizde. Bizim de sözümüz var. Ama öyle iri ve önemli laflar değil. Hepimiz kendimizi sadece kendi sözcüklerimizle ifade ediyoruz burada. Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi, Alevi, Eşcinsel, Kadın… Hepimiz varız ve kendi mutluluğumuzu bu ülkenin mutluluğuna, geleceğine bağlamış insanlarız. Kendimizi anlatıyoruz. Ülkemize ve dünyaya ilişkin düşüncelerimizi anlatıyoruz. Birbirimizi okuyor ve dinliyoruz. Birbirimizden öğrenmeye, anlamaya çalışıyoruz. Birbirimizin gerçekten ne düşündüğünü dinlemeye başladığımızda tartışabileceğiz. Ortak noktalar bulabileceğiz. Aslında ne çok konuda benzer endişeler taşıdığımızı görebileceğiz. Toplumsal Yakınlaşma bunu yapmaya çalışıyor.

Şimdilik bir web sitesi üzerinden Türkiye’nin dört bir yanından hatta dünyanın dört bir yanından arkadaşlarımız yazıyor, paylaşıyor. Sadece dört aylık bir oluşum için hayli sağlıklı ve güzel bir büyüme trendi bu. Henüz birbirimizi dinliyoruz. İlerleyen tarihlerde daha geniş organizasyonlarla, çok kültürlü etkinliklerle tüm topluma bu güçlü birikimi taşımak istiyoruz. Bir araya gelip yemekler yiyeceğiz, bazen bir araya gelip tartışacağız, birbirimizin müziğini dinleyeceğiz, şiirlerini okuyacağız. Çok fazla yapacak işimiz olacak…

Bu platformu oluştururken hedefiniz neyi başarmaktı? Bu hedefe ne kadar ulaşabildiniz?

Toplumsal Yakınlaşma Platformu bir ihtiyaçtan doğdu. Bu coğrafyada bir arada yaşama kültürü ile övünüyoruz hep. Kimisi mozaik diyor, kimisi “ne mozaiği ulan” diyor ama sonuçta sokakta kimi çevirirseniz çevirin, sorduğunuzda size şöyle diyeceklerdir: “Biz ayrımcılık nedir bilmeyiz, eskiden komşumuzun Alevi mi, Sünni mi, Kürt mü, Yahudi mi Hıristiyan mı olduğunu bilmez, ilgilenmezdik hiç. Herkes birbirine saygı duyardı. Şimdi çıktı bu adetler, bu ayrı gayrılar…” İşte bu, bu coğrafyanın görüp görebileceği en utanmazca yalan, en ağır iki yüzlülüktür…

“Hepimiz kardeşiz” ifadesi Türkiye’de yüz kızartıcı, tiksindirici bir ikiyüzlülüğün söylemidir. Hepimiz kardeşiz ama kardeşimizin adını koymuyoruz… Hepimiz kardeşiz ama kardeşimiz kendi dilinde konuşamıyor… Hepimiz kardeşiz ama bazı kardeşler ‘Devlet Baba’nın’ daha muteber çocuğu… Hepimiz kardeşiz ama eşit değiliz! Birbirimizi aslında hiç tanımadığımızı, birbirimizi tanımaya çalışmadığımızı, tanımadıkça da anlayamadığımızı, empati kuramadığımızı ve empati kuramadıkça da bu ülkede hiçbir sorunu gerçekten çözemeyeceğimizi düşünüyorum. Toplumsal Yakınlaşma bu ihtiyaçtan doğdu. Herkesin kendi adını, kendi rengini, kendi zenginliğini masaya koyduğu ve bütün bu çeşitliliğe ‘bir arada, yukarıdan bakabileceğimiz’ bir zemin. Bir arada olmak için ‘Bir’ olmamızın gerekmediği bir platform bu. Herkesin kendi farklılığını koruyarak ‘birlikte yaşama arzusunu’ güçlendireceği bir oluşum…

Bakın bir arada yaşama arzusu yetmiyor. Bunu güçlendirmek, beslemek gerekiyor. Bunun için güçlü nedenler yaratmak, bu nedenleri ortaya çıkartmak, parlatmak gerekiyor. Şimdi yapmaya çalıştığımız şey bu… Biraradalığımız ne yazık ki üzerinde düşünerek, emek vererek, üzerinde çalışarak elde ettiğimiz bir kazanım değil. Evet, birlikte bir Kurtuluş Savaşı verdik. Emperyalistleri coğrafyamızdan kovup, biz bize kaldık. Sonra ne oldu? Cumhuriyeti kurduk. Çok da güzel yaptık. Fakat birlikte kurduğumuz Cumhuriyeti zaman içerisinde tek renkli, tek sesli, tek ideolojili bir yapıya dönüştürdük. Varlık Vergisini çıkardık örneğin. Ticareti, zenginliği ‘Türkleştirdik’… 6-7 Eylül rezaletini yaşadık örneğin. Sokakları, kentleri ‘Türkleştirdik’…  Bence Anadolu bize öğretildiği gibi 1071’de Türkleştirilmedi. Anadolu’nun Türkleştirilmesi 1923’ten itibaren gerçekleşti. Oysa Cumhuriyetimiz bu coğrafyanın bütün renkleriyle bezenerek, o renklerin her birinin varlığını koruyup güçlendirerek daha da güzelleşebilir. Bir arada yaşamayı gerçekten tercih ettiğimiz, zenginleştiğimiz, keyif aldığımız ve geleceğe taşımak için el birliğiyle mücadele ettiğimiz bir ülküye dönüştürebilmemiz mümkün. Toplumsal Yakınlaşma, bu ülküyü savunuyor.

Bu aşamada Yahudi toplumu ile nasıl bir diyalog kurmayı arzu ediyorsunuz?

Yahudi toplumu çok ilginç bir toplum. Zannediyorum 15-20 bin civarında bir Yahudi nüfus kaldı Türkiye’de. Oldukça kendi içine kapalı, çok az tanınan bir topluluk.

Tuhaf olan şu ki, hakkında en fazla ön yargı üretilen ama aynı zamanda en az sorun yaşanılan topluluklardan biri Yahudiler. Bunda Türkiye’deki Yahudi toplumunun laik görüntüsünün de etkisi var kuşkusuz. Yahudiler Türkiye’nin geneline benzediği oranda sorun da yaşamıyor. Ama ‘benzemek’ iyi bir şey değil. Benziyor olmanın yarattığı göreli rahatlık ve sorunsuzluk görüntüsü gerçekçi de değil… Önemli olan gerçek farklılıklar ve gerçek farklılıklarla yaşayabilme yeteneği. Birileriyle size benzedikleri ölçüde sorun yaşamıyor olmanız, sorunu ortadan kaldırmaz. Önemli olan size benzemeyenlerle, size benzemek zorunda kalmayanlarla, size benzemeyi dayatmadıklarınızla bir arada yaşayıp yaşayamadığınızdır.

Türkiyeliler Hasidik Yahudilerle yaşamıyorlar örneğin. Acaba siyah fötr şapkaları, zülüfleri, siyah elbiseleriyle sokaklarda, okullarda, otobüslerde ya da çarşı pazarda Yahudi kimliğinin ayırt edilebileceği bir kılık ve kıyafetle görseydi Yahudileri, bu ‘sorunsuzluk’ devam eder miydi? Başörtülü ya da çarşaflı bir kadını da kabul edemediğini gösteren bir ülkede, düşünebiliyor musunuz farklı bir dinin kılık kıyafetini giyen insanların sokaklarda dolaştığını? Aynı anlayış bir travestiye ya da efemine bir erkeğe de tepkiyle yaklaşıyor. Ya da mini etekli bir kadına da, poşulu bir gence de reaksiyon gösteriyor kimi zaman. Hangi simgenin, hangi davranışın ne zaman bir nefret öznesine dönüşeceğini kestiremiyorsunuz. Ama her an herhangi bir davranışınız, giyim kuşamınız, sözünüz, hatta bazen isminiz veya soyadınız sizi bir anda nefret oklarının hedefi haline getirebilir. Gizlemediğiniz, gizlenmediğiniz sürece…

Türkiye’de böyle bir durum var biliyorsunuz, kimliğinizin kodlarını gizlediğiniz veya bu kodlar genel olanla çelişmediği sürece sorun yaşamazsınız. Sorun ne zaman ortaya çıkıyor? Görüntüler üzerinden konuşamadığımız için diplomatik alanda ortaya çıkan krizlerde sorun yaşamaya başlıyoruz. İsrail Devleti ile Türkiye Devleti arasında bir kriz yaşandığında ‘hatırlanıyor’ olmak hoşunuza gidiyor mu bilmiyorum. Bu iyi bir ‘hatırlanış’ değil çünkü. Sizi bir anda ötekilerin bölgesine atıveren, size ‘yabancı’ olduğunuzu, en azından ‘bizden’ olmadığınızı hatırlatıyor bu. Başbakan İsrail Devleti ile bir sorun yaşandığında, “Ülkemizde yaşayan Musevi toplumla bir sorunumuz yok, onlar güvencemiz altındadır” dediğinde aslında ‘iyi bir şey’ söylemiş olmuyor. Yüzyıllardır bu coğrafyanın ayrılmaz parçası, rengi olan bir topluluğu İsrail ile ilişkilendirmiş ve ‘onlara bir zarar gelmeyeceği güvencesini’ vermiş oluyor. Laik olduğu söylenen Türkiye’de yaşayan Yahudiler bu ülkenin özgür ve eşit yurttaşlarıdır. Başka bir devletle yaşanan sorundan onlar neden etkilensinler ki? Neden etkilenme ihtimalleri olsun ki? İsrail Devleti ile Türkiye arasında yaşanan bir krizden Yahudi toplumunun etkilenmesini gerektirecek nasıl bir ilişki kurulabilir ki? Ama ne yazık ki böyle olmuyor. İsrail Devleti ile yaşanan bir kriz, Türkiye’deki Yahudi toplumunun gerilmesine, gözlerin Yahudi toplumuna dikilmesine yol açıyor.

Ben, Yahudilerin Anadolu coğrafyasının, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit, özgür ve vazgeçilmez parçası olduğunu düşünüyorum. Yüzlerce yıl bu ülkenin gelişmesine ter dökmüş, emek vermiş bir topluluktur Yahudiler. Sadece Yahudiler değil, haklarında önyargı biriktirilmiş, hakarete ve aşağılanmaya maruz bırakılmış tüm insanların artık geleceğe güven ve umutla bakabilmeleri gerekir. Herhangi bir olayda ‘yabancıymış’ gibi kuşkulu gözlerin dikilmesi, en azından devletin yetkili ağızlarınca güvence verilmek zorunda bırakılması ne büyük bir haksızlıktır!

Dolayısıyla Toplumsal Yakınlaşma Platformu, Yahudileri ‘azınlık’ olarak görmüyor. Bu coğrafyanın, bu ülkenin eşit haklı paydaşları olarak görüyor. Sadece Yahudilerin bu ülkeye ihtiyacı yok, bu ülkenin de Yahudilere ihtiyacı var. Tıpkı Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Aleviler, Türkler gibi… Kaybettiğimiz, yok saydığımız ya da yok ettiğimiz her rengimiz bizi yoksullaştırıyor çünkü. Şu ya da bu nedenle bu toprakları terk eden her insan, her topluluk bizim kaybımız. Bu çağda kim yoksullaşmak ister, daha fazla zenginleşmek varken?

Gazetemizi takip ediyorsunuz. ŞALOM hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Şalom çok önemli bir yayın organı. Daha fazla insana ulaşmalı. Biz Yahudi toplumunun olaylar ve gelişmelere ilişkin ne düşündüğünü, nasıl tepki verdiğini Şalom sayesinde takip edebiliyoruz. Yahudi toplumunun renkli yaşantısının detaylarını, Yahudi geleneklerini Şalom’dan öğreniyoruz. Bu açıdan Şalom’u çok önemsiyoruz. Toplumsal Yakınlaşma web sitemizde her hafta daha fazla sayıda Şalom Gazetesi haberlerine yer veriyoruz. Elbette kaynak göstererek. Şalom yazarlarını sitemizde okutmak istiyoruz. Şalom Gazetesi’nde yayınlanan yazıları okuyucularımızla paylaşmamıza izin verdiği için. Bu yazarların sayısı artmalı. Eğer Şalom yöneticileri izin verirse, gazetenin linkini sitemizde paylaşmayı da istiyoruz, okuyucularımızın Şalom’a doğrudan erişebilmeleri için.

Okurlarımıza son mesajınız ne olur?

Yahudi toplumu Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası ve zenginliğidir. Bu zenginliğin Türkiye insanında güçlü bir farkındalık ve sorumluluk yaratması gerekir. Yahudi toplumu elbette güç koşullar altında kültürünü, geleneklerini korumaya çalışıyor ve bunu yaparken pek çok sorunla baş etmek zorunda kalıyor. Sorunlar hangi boyutta olursa olsun içe kapanmak veya düşük yoğunluklu iletişim sürdürmek çözüm değil. Yılda bir iki kez yürütülen küçük etkinlikler de doğru bir iletişim yaklaşımı değil. Yahudi toplumunun planlı, uzun vadeli bir iletişim stratejisi ile Türkiye’de her kesime, ama özellikle de ön yargıları beslenen geniş kitlelere ulaşması gerekiyor. Bunun için sabırlı ve uzun soluklu çalışmalara ihtiyaç var. Biz Yahudi toplumuyla bu alanda en geniş iş birliğine açığız. Daha fazla sorumluluk almak istiyoruz. Ama kimse adına da konuşmaya yeltenmiyoruz. Bunu yapamayız. Ancak herkese bir tür serbest kürsü, bir konuşma zemini yaratabiliriz. Evet, herkes tek tek kendi başına, kendi imkânlarıyla konuşuyor. Ama tek tek değil, birlikte konuşmalıyız. Yahudi toplumu bizi cesaretlendirebilir.

linkler:

Şalom Röportajı 1. Bölüm

Şalom Röportajı 2. Bölüm

Son DüzenlenmePazar, 19 Mayıs 2013 23:44
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık