Büyükelçi Emin Dirvana'nın Tarihi Mektubu, 1964

Kıbrıs Cumhuriyeti'nde ilk TC Büyükelçisi olarak görev yapan Emin Dirvana'nın, kendisine yönelik suçlamalarla ilgili olarak Milliyet Gazetesi'ne gönderdiği 15 Mayıs 1964 tarihli "Denktaş Gerçekleri Tahrif Ediyor" başlıklı mektubunun tam metni.


Bundan bir müddet evvel gazetenizde Ömer Sami Coşar imzasiyle ve “ifşa ediyorum” başlığı altında Kıbrıs konusunda bir seri yazı neşredilmiş ve bunlarda bilhassa benim Büyükelçilik devrime ait olmak üzere hakikate uymayan bir takım itham edici iddia ve isnatlar ileri sürülmüştü.

Ben Kıbrıs’taki görevimden ayrılmadan ancak kısa bir müddet evvel Türk Cemaat Meclisince basın işlerinde çalıştırılmak üzere Kıbrıs’a getirilen ve bu vesile ile Büyükelçiliğe yaptığı beş on dakikalık nezaket ziyareti yegâne tanışma ve görüşmemizi teşkil eden bu gazetecinin bizzat bilmesine imkan olmayan hususlar hakkında ancak bu kadarcık tanıdığı sabık bir büyükelçiyi “ifşa ediyorum” garip başlığı altında böyle ulu orta ithama kalkışmasını pek şayan-ı esef bulmakla beraber, Kıbrıs davamızın içinde bulunduğu şu nazik anlarda görevimden ayrıldıktan bir buçuk sene sonra zuhur eden hadiseler üzerinde bu kabil sorumsuz kimselerle aleni tartışmalarda bulunmayı milli menfaatlerimize uygun görmediğimden, Dışişleri Bakanlığının meseleye nazarını çekmekle yetinmiştim.

Gazetenizin 11 Nisan tarihli nüshasında da neşredilen Dışişleri Bakanlığının bu husustaki sarih açıklamasından sonra artık bu meseleye tekrar dönülmemesi gerekirdi. Ne acıdır ki, Türkiye Hükümetinin bu resmi açıklamasının neşrinden beş gün sonra, bu defa Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı Rauf Denktaş gibi, işgal ettiği mevkiin ve Kıbrıs Türkleri’ne olduğu kadar Anavatan Hükümetlerine karşı da olan sorumluluğunu müdrik olması gereken bir şahıs, hakikate uymadıkları bu hükümetçe resmen açıklanmış iddia ve isnatları, gazetenizin 16 nisan tarihli nüshasında “Kıbrıs’ta işlenen hatalar” başlığı altında neşredilen yazısında tekrarlamaktadır. (Birkaç hafta süren bir Anadolu gezisinden yeni döndüğümden, bu yazının neşrinden ancak 4 Mayıs tarihli Cumhuriyet Gazetesinde İlhan Selçuk’un bir yazısı üzerine haberdar oldum.)

Denktaş’ın bu yazısı üzerine susmaya devamımın milli menfaatlerimize faydadan ziyade zarar verebileceğine kaniim. Çünkü bence önemli olan husus şahsımın kötülenmesi değil, Türk umumi efkarının Kıbrıs’ta takip edilen siyaset üzerinde kasten yanıltılmaya çalışılmasıdır.

Denktaş’ın mahalle kahvehanesi dedikodularını andıran “Rumların Cumhuriyeti yıkma gayretlerine inanmazmışım da, Girit hadisesi ile karşılaşacağız demişler de ben şöyle demişim, böyle demişim” şeklindeki bir sürü iddialarının teferruatına saplanacak değilim. Topluca bir cevap vereceğim:

Ben mes’ul olduğum hiçbir işte inisiyativi başkalarına bırakacak yaradılışta bir insan değilim. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ben kurmadım, statüsünü de ben hazırlamadım. Bana kalsa idi başka türlü hazırlardım. Bunu hükümetim de bilir. Ama devletimin müttefikleri ile birlikte imzaladığı ve garanti ettiği statüye göre yaşatılmasını kollamak görevlerim meyanındaydı. Rum’undan olsun, başkalarından olsun bu düzeni bozmayı kimler ve ne şekilde akıllarından geçirir, bunu ben de, hükümetlerim de pekala bilirdik. Buna göre Kıbrıs’ta herkese davranışına göre muamele anında yapılarak bu görev yerine getirilmiş, zihinler ve hisler böyle yıkıcılıklar yerine yapıcı istikametlere yöneltilmeye çalışılmıştır. Ben orada bulunduğum süre zarfında ne bir Türk’ün Rum ateşi ile burnu kanamış, ne Türk evleri yakılıp yıkılmış, ne de Türkiye’nin Kıbrıs’taki hakları tanınmazlık edilmiştir. Bilakis, Denktaş’ın da bileceği gibi, bugün Türkiye’nin notalarını geri çevirme cür’etini kendinde gören Makarios, kendisini ziyarete giden Türk sefirinin tavsiye ve tenkitlerini can kulağı ile dinler veya hiç olmazsa böyle görünür, sefirin otomobili kapısından ayrılana kadar binek taşında esas vaziyetinde beklerdi. Bugün Rum çetecilerinin başında Türk mevzilerine saldıran Yorgacis gibi eski bir EOKA’cı bile Türk sefirini ziyaret ederek kendi Polis Komutanı Rum’u şikayet eder, bazı müfrit EOKa’cıların Yunan adalarından gizlece Kıbrıs’a silah soktuklarından bahisle önlenmesi için Türkiye ve Yunanistan7dan yardım ve Kıbrıs Polisini müfritlerin nüfuzundan kurtarmak için Türkiye ve Yunanistan’dan tecrübeli emniyet amirleri gönderilmesini rica ederdi. Bugün birbirleriyle kanlı bıçaklı olan karma Türk-Rum köylerinden birinin sakinleri, müşterek bir Türk-Rum köylü heyeti halinde Türkiye Büyükelçiliği7ne gelerek kendi hükümetlerinin köyleri ile ilgili bir tedbirine karşı Türk Sefirinden yardım talep ederler ve Büyükelçi’nin “Ben böyle işlere nasıl karışırım, niye kendi büyüklerinize müracaat etmiyorsunuz?” demesi üzerine Türk’ü Rum’u hep bir ağızdan “Müracaat ettik bizi dinlemediler bile, hiç birine itimadımız yok, sen onlardan büyüksün, senin sözünü dinlerler” derlerdi. Türkiye’nin ve Türkiye Büyükelçiliğinin Kıbrıs’taki itibarı buydu. Daha uzaklara gitmeye lüzum yok, bizzat kendisinden misal getireyim: Ben Kıbrıs’tan kat’i olarak ayrılmaya karar verdikten ve bunu Ankara’ya da bildirdikten sonra Dr. Küçük ve diğer bir iki cemaat temsilcisi ile beraber Büyükelçiliğe gelerek benden ayrılmamamı israrla rica edenlerden biri de bizzat Denktaş değil midir? Bunu o zaman mürailikle yaptıysa, bence kabahati daha da büyüktür.

Şimdi ben ayrıldıktan sonra bir buçuk sene geçiyor, Yunan Hükümeti değişiyor, herkesin tutumu değişiyor, Kıbrıs’ta benim icraatımla katiyen ilgisi olmayan bir takım hadiseler oluyor, esas görevleri “hadise”ler çıkmasını zamanında önlemek, bu yapılmadıysa büyümesine ve büyütülmesine suret-i katiyede mani olmak olan ilgili şahıs ve hükümetler sanki Yunan trajedyalarındaki gibi kendileri “koro” olan bitenleri de “ilahların değişmez takdiri” imiş gibi alev bacayı sarana kadar “hadiseleri takip” ile yetiniyorlar, aynı Denktaş da hiç sıkılmadan bunlardan bana sorumluluk payı çıkarmaya çalışıyor ve “Dirvana’nın iki senelik sefirliği müddetince Kıbrıs Türk’ü 22 senelik bir zaman kaybetmiştir” diyor. Kıbrıslıları az geri götürmüşüm. Biraz daha gayret etseymişim daha da geriye götürür, belki Kıbrıs’ın Rum’unu da Türk’ünü de EOKA’cıların şerrinden ve “Raufçu” ların kışkırtmasından azade, Türk bayrağının himayesi altında patırdısız, gürültüsüz yaşayacakları mes’ut bir devire eriştirirmişim. Ama maşallah hepsi koşar adımla bir buçuk senede bu mesafeyi çabuk kapattılar ve Kıbrıs’ı bugünkü haline getirdiler.

Kıbrıs’ta diğer bir görevim de Türk Cemaatinin ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına yardım etmekti. Cemaat Meclisi Başkanı sıfatiyle Denktaş’ın başlıca sorumluluğu da bu konularda idi. Çünkü bu kalkınmanın bütün mekanizması, yani okullar, sportif, sosyal ve kültürel dernekler, Kıbrıs’ta çok şumullü olan kooperatif teşkilatı, evkaf malları ve İngilizlerden tazminat olarak alınan bir buçuk milyon sterlinlik evkaf parası ve her sene Türkiye’den yapılmakta olan önemli mali ve ayni yardım, bütün bu imkanlar merkezi hükümetteki Rum çoğunluğunun her türlü müdahalesinden tamamen azade bir şekilde çalışmak yetkisine sahip olan Cemaat Meclisinin uhtesinde ve Denktaş da bunun “değişmez” başkanı idi. Denktaş’ı ve etrafında kendi topladığı arkadaşlarının bütün enerji ve çabalarını Büyükelçilik kadrosuna binbir müşkilatla temin edebildiğim maliye, kültür, ticaret ve zirai kredi müşavir ve ateşelerinin ve zaman zaman Türkiye’den celbedilen diğer uzmanların da desteğiyle bu istikamette toplamaya aylarca nafile yere uğraştık. Ama onun aklı fikri bu işlerde değil, lüzumlu lüzumsuz mütemadiyen Rum’larla didişmekte idi. Yazısında “Makarios’un beyanatlarına karşılık vermesinin yasak edildiği”nden bahsediliyor. Elbetteki Makarios’a cevap vermek Denktaş’ın üstüne elzem değildi. Gerekirse cevabı ya Dr. Küçük ya da Ankara verirdi. Denktaş’a her koyun kendi bacağından asılır dediysem, bunu kastetmişimdir. Ama çok geçmeden anladım ki Denktaş’ın kafası ile Türk Cemaatinin bu kalkınmasını yürütmek çok güç olacaktır. Değiştirilmesinde daha fazla ısrar etmediğime sonradan pişman oldum. Cemaat Meclisinin başında bu işe daha uygun biri olsaydı Cemaatin hali bugün çok daha başka olabilirdi. Yazısında “işleri hep bir elden aynı hedefe gütmek muhtelif organlar arasında bir koordinasyon komitesi kurulmasını istedik” dediğinden kasdı da herhalde bütün işlerin Denktaş’ın elinde ve Denktaş’ın çizeceği hedefe güdülmesi hastalığı olsa gerek. Elbette böyle bir yetki ne Denktaş’a ne de diğer bir Kıbrıslı Türk lidere veya heyete verilemezdi. Elbette ki bu kadar şumüllü bir yetki gerek Kıbrıs Türklerinin selameti, gerekse bütün Türk Milletinin güvenlik ve menfaatleri bakımından ancak Ankara’nın elinde sımsıkı tutulması gerekirdi. Her hal ü karda ben o şekilde hareket ettim ve bundan ancak iftihar duyarım. Ben ayrıldıktan sonra bu tutum gevşetilmişse çok büyük hata edilmiştir.

Keza Yunan Hükümeti ve Kıbrıs’taki Büyükelçileri hiç olmazsa ben Kıbrısta bulunduğum zamandaki kadar – ki çok daha kuvvetli olması gerekirdi- bir kontrolü Kıbrıs Rumları üzerinde idame ettirseydi ve zaman zaman bana kadar gelip mürit EOKA’cıların Kıbrıs Rumları üzerinde kurmaya çalıştıkları tedhiş tahakkümünden duydukları endişeyi belirten aklı başında Rum’lara kulak vererek antlaşmalara koyduğu imzanın müttefiklerine olan taahhütlerinin ve kendi öz milli menfaatlerinin sorumluluğunu müdrik olarak bu müfritlerin terbiyesini verseydi, bugünkü fecaate yol açan hadiselerin hiç biri olmazdı.

Denktaş’ın yazısında bahsettiği bir hususa daha temas etmek isterim. Yazdığına göre “1958 şehitlerini anacaklarmış, ben derhal müdahale ediyor, “Bayrak çekemezsiniz, bayrakları yarıya da indiremezsiniz” diyor ve 1958 mücadelesinde canlarını veren şehitlerin anma gününe “Hicapaver bir gün” diyecek kadar ileri gidiyormuşum. Ve bana “Hatırlatıyorlarmış ki, Türk Bayrağı aynı zamanda Kıbrıs Türk’ünün de bayrağıdır ve şehitleri için Türk Bayrağının çekilmesine müdahalesi yanlıştır” fakat “Neticede Cemaat Meclisinin ikinci Başkanı Dr. Necdet Ünel istifaya mecbur ediliyor”muş.

Denktaş’ın hakikatleri bu derece tahrifi karşısında onun namına cidden ben sıkılıyorum ve bu açıklamayı zoraki, fakat onun söyledikleri karşısında maalesef zaruri olduğu için yapıyorum: Kıbrıs Türk’lerinin bir “Şehitleri anma günü" vardır ve bu da 28 Ocak’tır. O gün 1958’de Lefkoşa’da Türklerin nümayişine mani olmaya çalışan İngiliz kuvvetleri ile Türkler arasında çıkan hadiselerde birkaç Türk şehit olmuş ve bu vesile ile bugün, “Şehitleri Anma Günü” olarak ilan edilmiştir. Bu günün anılmasına mani olmak veya bugünden “Hicapaver”  diye bahsetmek şöyle dursun, ben de dahil olmak üzere bütün sefaret erkanı, alayımız subayları törende hazır bulunduk. Buna mukabil Cemaat Meclisi bir de 7 Haziran gününü “Milli Mücadele Günü” namı altında kutlamayı tasarlamış, tereddüte düşen Dr. Küçük de bana danışmıştı. Öğrendik ki 7 Haziran yine 1958’de Rum olmadıkları bilahare anlaşılan bazı tahrikçiler tarafından Türk Basın Bürosunda bomba patlatılması üzerine “Milli Galeyan”a getirilen Lefkoşa Türklerinin aynen İstanbul’daki 6-7 Eylül olaylarına benzer hasarlar yapmasının yıl dönümüdür. O gün Türklerden ölen falan da yoktur. Böyle şayan-ı esef bir hadisenin yıldönümünün “Milli" bir gün olarak kutlanmasının ve bu vesile ile her tarafa Türk Bayrağı çekilmesinin katiyen yakışık almayacak bir hareket olacağını, hele İstanbul’daki 6-7 eylül hadiseleri mesullerinin o sırada Türkiye’de muhakemeleri cereyan ederken tıpkısı bir hadisenin Kıbrıs Türklerince kutlanmasının çok daha vahim bir hata teşkil edeceğini anlattım. Dr. Küçük de fikrime iştirak ettiğini söyleyerek yanımdan ayrıldı. Buna rağmen öğrendik ki o sırada Kıbrıs’ta bulunmayan Denktaş’a vekalet eden Cemaat Meclisi Asbaşkanı Dr. Necdet Ünel, bu yıldönümünü resmen kutlamak kararındadır ve bütün cemaat müesseselerine bu yolda emirler vermektedir. Kendisini görüşmek üzere elçiliğe davet ettim gelmedi. Bunun üzerine yazılı olarak kendisine ve Türk Cemaatinin ilgili diğer makam ve müesseselerine ve bu meyanda bilhassa Türkiye’li müdürlerin idaresinde olan ve Türkiye’den gönderilen paralarla yürütülen “okullara, mezkur günde Türk bayrağı çekilerek kutlama törenleri yapılamayacağını” kesin olarak bildirdim. Buna rağmen Dr. Necdet Ünel’in peşine bir takım adamlar takarak teker teker okullara, camilere gittiği, okul müdürlerinin ve muhterem bir insan olan müftünün mümanaatına rağmen zorla bu yerlere bayrak çektirmeye çalıştığı haber verildi. Bunun üzerinedir ki Ankara’nın kesin kararı neticesinde Dr. Necdet Ünel istifa etmek zorunda kaldı. Hadise budur ve benim “Hicapaver bir gün dediğim gün, bugündür. Şimdi kalkmış Denktaş, bütün bu olan bitenleri bile bile hakikatleri tamamen tahrif ve “Bayrak”, “Şehit”, “Mücahit” mukaddes mefhumlarını hileli bir şekilde istismar ederek, o zamanki Türkiye Büyükelçisini ve Türkiye Hükümetini Türk umumi efkarına jurnal etmeye yelteniyor ve bana “Türk bayrağının Kıbrıs Türk’ünün de bayrağı olduğunu hatırlatıyor” Ben kendisine hatırlatayım ki, bu böyledir, çünkü Kıbrıs Türk’ü de Türk Milletinin ayrılmaz ve onun kurallarına bağlı bir paçası olduğunu Denktaş’ın hilafına tamamen müdriktir ve Denktaş’lardan ve benzerlerinden tamamen ayrı ruh ve kafada olan kahraman köylüsü ve sokak palavracılığından en az benim tiksindiğim kadar tiksindiklerini yakinen bildiğim hakiki “mücahit”leriyle bu bayrağın nerede ve nasıl kullanılacağını iyi bilir.

Emin Dirvana, Sâbık Lefkoşa Büyükelçisi, Milliyet 15 Mayıs 1964

 

Son DüzenlenmeCuma, 07 Şubat 2014 01:11
Öğeyi Oyla
(0 oy)

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık